BİR DOSTLUK HİKÂYESİ
Dostluk, insanın yıllar sonra bile bir başkası için evden çay getirebilmesidir.
Bazı insanlar hayatımıza girer, iz bırakır gönüllerde; bazıları ise fark ettirmeden bizi değiştirir, güzelleştirir.
Dostluk dediğimiz şey de çoğu zaman budur:
İnsanın insana sinmesi…

Söze Sadi Şirazî’den küçük ama derin bir hikâye ile başlamak isterim.
Şirazî, Gülistan’ında anlatır:
Bir gün hamamda sabun yerine kullanılan bir parça kili eline alır, koklar ve sorar:
“Ey toprak, ne de güzel kokuyorsun! Bu kokuyu nereden aldın?”
Kil cevap verir:
“Ben gülle arkadaşlık ettim.”

Bu kısa cevap, insan ilişkilerinin belki de en özlü tarifidir.
Bizim dilimizdeki “Arkadaşını söyle, kim olduğunu söyleyeyim.” sözü de aynı hikmetin başka bir ifadesidir.

Bu yazıya “Bir Dostluk Hikâyesi” adını vermemin sebebi de tam olarak budur.
Arkadaşlığın zamanla dostluğa dönüşmesini, insanın insanla yoğrulmasını anlatmak…

Şimdi sizi biraz geriye, eski yıllara götürmek istiyorum.

Gençlik yıllarımda bir lokantada çalışıyordum.Lokantaya sık sık gelen iki genç vardı; sohbet eder, hâl hatır sorardık.
Hatta aramızdaki muhabbetten olsa gerek, “aramızda kalsın” diyerek yedikleri yemekleri bazen yarım yazdığım da olurdu.
Yıllar geçti.
Hayat beni kamuda bir göreve taşıdı. Bir kurumda maaş tahakkuk memuru olarak çalışıyordum.
Bir gün, yüzünden tebessüm hiç eksik olmayan bir genç, elinde göreve başlama evraklarıyla yanıma geldi.
Bu kişi, yıllar önce lokantada ağırladığım o gençlerden biri olan Ömer Kurukama idi.
Ben onu tanımıştım ama o beni çıkaramamıştı.
Evraklarını masanın üzerine bıraktım.
İşlemi hemen yapmadım. Biraz da şaka yollu sordum:
“Nereden geldin, ne iş yapıyordun?” gibi yeni işe başlayan birini huzursuz edebilecek sorular…

Ömer kısa kısa cevap veriyor, sabırla bekliyordu.Yeni işe başlamanın tedirginliği de yüzünden okunuyordu.

Sonra sordum:
— Ulus’ta (X) işinde çalıştın mı?
— Evet.
— Çeto diye bir arkadaşın var mıydı?
— Evet, asıl adı Çetin’di; biz ona Çeto derdik.
— (X) Lokantası’na yemeğe gelir miydiniz?
— Gelirdik.

Gülümsedim ve dedim ki:
“İşte o lokantada sizinle ilgilenen kişi bendim.”
Bir an durdu…
Sonra yüzünde tanıdık bir aydınlanma belirdi.
Gurbette hemşerisini bulmuş garipler gibi sevindi.
Kucaklaştık.
Aradan birkaç yıl geçti.
Ömer bir gün istifa etti, gitti.
Üstelik adres bile bırakmadı.
Ama ben memleketini biliyordum.
Bir süre sonra oralardan birini görünce sordum.
“Geçen hafta gördüm,” dedi. “Traktörünün lastiği patlamış, uğraşıyordu.”
Adresini aldım.
Ona içi sitem dolu ama dostça bir mektup yazdım.
Mektubun sonuna şunu ekledim:
“Ömer, müdürle konuştum.
Memuriyete dönmek istersen seni hemen alacak.
Hiç vakit kaybetmeden gel.”

Birkaç gün sonra Ömer çıkageldi.
Müdürümüz Ertunç Tayanç’a (Allah rahmet eylesin) söylemiştim o da gerçekten sözünü tuttu.
Ömer yeniden memuriyete döndü, hem de aynı şubede.

Bir de Süleyman Güney vardı.
Üçümüz neredeyse ayrılmazdık.
Birlikte çalışır, birlikte gezer, birlikte konuşurduk.Namaz vakitlerine de dikkat ederdik.
Ben ise koyu bir çay tiryakisiydim.
Ne hikmetse bizim kurumda çay servisi hep namaz vaktine denk gelirdi.
Şaka yollu derdim ki:
“Ömer, çayın kazası olmaz; çayımızı içelim, namaz sonra da kılınır.”
Ömer cemaat hassasiyeti olan bir insandı.
Bu sözümü bazen namazı hafife almak gibi algılardı.Aramızda tatlı sert tartışmalar da olurdu.

Aradan tam otuz yıl geçti.
Bir vakfın iftarına gidecektik.Ömer, katılacağımı teyit aldı ama bir şey söylemedi.
İftarımızı açmıştık ki telefonum çaldı.Ömer ısrarla arıyordu.

“Biraz sonra buluşalım,şu an müsait değilim.”dedim.
Nerede olduğumu tahmin etmiş olacak ki,Otuz yıl önce söylediğim o cümleyi aynen iade etti:

“Kardeşim, çay getirdim.
Çayın kazası olmaz, gel.”

Yanımda bulunan Prof. Dr. Remzi Fındıkoğlu’na döndüm:
“Hocam,bir arkadaşım evden çay getirmiş, bizi bahçeye bekliyor.”dedim.
Yanımızdaki diğer genel müdür arkadaşımızı da alarak,birlikte üç kişi, Ömer’in çay davetine katıldık.
Çay içildi, sohbet edildi, eski günler anıldı.

Remzi Hocamız sohbetin sonunda çok manidar bir söz söyledi:

“Bakın,Kırk–elli yıl süren bir arkadaşlıktan söz ediyoruz.
Arkadaşınız sizin hassasiyetinizi düşünmüş, sizin için evden çay getirmiş.
Bunun başka bir izahı yok.
Bu, sağlam bir dostluğun nişanesidir.”

Haklıydı.

Mesele iki bardak çay değildi.
Yıllar sonra gösterilen o incelik, o duyarlılık;kelimelerle izahı zor bir güzellikti.
Hele ki dostlukların kolayca zedelendiği bir zamanda yaşanmış olması,bu davranışı daha da kıymetli kılıyordu.
Bu hâl beni duygulandırdı.Ömer kardeşime ancak içten bir teşekkür edebildim.
İşte bu yüzden bu yazının adı *“Bir Dostluk Hikâyesi”*dir.
Ve benim için bu hikâye, hayat defterimde bir güzelleme olarak yerini almıştır.
Dostça ve sağlıcakla kalın.
Nezih Yıldırım