Baharın Gölgesindeki İstanbul
İstanbul dün bir başka güzeldi...
Şubat ortasında 17 dereceyi bulan hava, sokaklara bahar neşesi taşırken, aslında kentin derin ekonomik çelişkilerini de görünür kılıyordu.
Kuşların dallarda ötüşü, çocukların parkta kahkahaları, insanların vitrinlere bakarken yüzlerinde beliren tebessüm... Hepsi bir tablo gibiydi.
Ama bu tabloya dikkatlice bakıldığında, altındaki çatlaklar da hemen fark ediliyordu.
Mevsimsiz Sebzeler, Mevsimsiz Zamanlar
Sadece İstanbul'da değil, tüm şehirlerimizde uzun zamandır kış ortasında domates, salatalık, kabak ve patlıcan raflarda yerini alıyor.
Normalde yazın bereketini simgeleyen bu ürünler, artık seraların ve ithalatın gücüyle dört mevsim karşımızda.
Tabii fiyatlar ateş pahası. Yine de tüketici “almam” demiyor. Çünkü tüketim alışkanlıklarımız, mevsim döngüsünden kopmuş durumda.
Küreselleşmiş tarım ve lojistik, sofralarımıza çeşit getiriyor ama aynı zamanda yerel üreticiyi zorluyor, tüketicinin cebini yakıyor.
Bu noktada mesele sadece tarım değil; zamanın kendisi de hızla tüketiliyor.
Mevsimler birbirine karışıyor, doğanın ritmi bozuluyor.
Kışın ortasında yaz sebzesi yemek, aslında doğanın döngüsüne karşı bir meydan okuma. Ama bu meydan okuma, cebimizdeki boşlukla birleştiğinde, bir çelişkiyi daha görünür kılıyor:
Baharı soframızda yaşarken, kışı cüzdanımızda hissediyoruz.
Ramazan Hazırlığı ve Tüketim Psikolojisi
Marketlerdeki koşuşturma, sanki yaklaşan Ramazan’ın habercisi...
Raflar şimdiden kadayıf, güllaç, kemalpaşa, hurma, kayısı, kuru üzüm, şeker, bakliyatla dolmaya başlamış.
İlginç olan, fiyatların yüksekliğine rağmen alışveriş iştahının sürmesi.
Bu, ekonomik rasyonellikten çok kültürel ve psikolojik bir refleks.
Şu bir gerçek ki insanlar, dini ve toplumsal ritüelleri sürdürmek için bütçelerini zorluyor.
Ramazan sofraları, ekonomik krizlere rağmen bir dayanışma ve umut sembolü olarak varlığını koruyor.
İnsanlar, belki de bu sofralarda sadece yemek değil; güven, huzur ve aidiyet satın alıyor.
Bu yüzden fiyatların yükselişi, alışveriş arabalarının dolmasına engel olmuyor.
Çünkü mesele sadece gıda değil; mesele, toplumsal bir ritüeli sürdürmek, bir geleneği yaşatmak.
Baharın Aldatıcı Işığı
Henüz cemreler düşmedi ama 17 dereceyi bulan hava, baharı müjdeler gibi. Bu yanılsama, iklim krizinin yine bir sessiz uyarısı. Kurak geçen kış mevsimi endişelendiyor.
Mevsimlerin kayması, tarımın dengesini bozuyor. Bugün raflarda gördüğümüz mevsimsiz sebzeler, yarın iklim düzensizliği nedeniyle daha da pahalı hâle gelecektir.
İstanbul’un sokaklarında görülen hareketlilik, aslında küresel bir sorunun gölgesinde yaşanıyor.
Baharın ışığı, bir yanıyla umut veriyor; diğer yanıyla, geleceğin belirsizliğini hatırlatıyor.
Kuşların ötüşü, çocukların kahkahası, vitrinlerdeki tebessüm… Hepsi güzel.
Ama bu güzelliğin ardında, doğanın dengesiyle oynayan bir insanlık hikâyesi var.
Sosyo-Ekonomik Çelişki
Bir yanda fiyatların yükselişi, diğer yanda tüketim iştahı.
Bir yanda baharın neşesi, diğer yanda iklimin belirsizliği.
İstanbul dün, bu çelişkilerin sahnesiydi.
İnsanlar alışveriş arabasını doldururken, aslında sadece Ramazan’a değil, belki de geleceğe dair bir güven arayışını da satın alıyorlardı. Bu güven arayışı, ekonomik krizlerin ortasında bir tür direnç. İnsanlar, tüketimle kendilerini teskin ediyor. Baharın yanılsaması, sofralara taşınıyor. Ama cebimizde hâlâ kışın sertliği var.
Özetle;
Dün, yani Cumartesi günü İstanbul'un sokaklarında bahar havası vardı, ama ekonominin havası hâlâ kıştan çıkmış değil.
Mega kentin dün yaşadığı o “bahar günü”, bize şunu hatırlattı: Mevsimler değişiyor, fiyatlar yükseliyor, tüketim alışkanlıklarımız dönüşüyor.
Ve bütün bunlar, sadece bir hava durumu değil; bir sosyo-ekonomik iklim değişimi.