MÜZİK VE TAASSUP
“Müzik ve taassup” başlığını gören okur, ilk anda bu iki kavram arasında bir bağ kurmakta zorlanabilir.
Biri ruhun inceliğine, diğeri zihnin katılığına işaret eder. Ancak ben bu iki kelimenin izinde, yarım asır öncesinin Türkiye’sine dair bir hatırayı ve bir zihin dünyasını anlatmak istiyorum.
Henüz beş ile yedi yaş arasında Kur’an okumayı köy hocasından öğrenmiştim.
Çevremde “zeki çocuk” olarak kabul edilirdim. Koyun ve kuzu ile geçen iki yılın ardından dokuz yaşında ilkokula başlayabildim.
Okula başladığımda okur-yazar durumunda idim onun için birinci sınıfı kısa sürede geçerek ikinci sınıfa alındım.
İlkokul yıllarımda özellikle tarih ve matematiğe ayrı bir ilgi duyardım.
Dördüncü ve beşinci sınıflarda ezberlenen çarpım cetvelini üçüncü sınıfta tamamen öğrenmiş, ezberlemiştim. Matematikte kesirlerle uğraşmaktan büyük keyif alırdım.
Münazara ve tartışmalara katılır, problemleri hızlıca çözerdim.
Ama beni farklı kılan bir yönüm daha vardı: müziğe olan yatkınlığım.
Sesimin güzel olduğu söylenirdi. Okulda çarşamba günleri yapılan etkinliklerde türküler söyler, milli bayramlarda şiirler okurdum. Bu nedenle de öğretmenlerimin ve arkadaşlarımın takdirini kazanırdım.
Radyodan dinlediğim türküleri hangi sanatçının söylediğini ayırt eder ve onların üslubuna benzer şekilde seslendirmeye çalışırdım.
O yaşlarda, okulun sosyal faaliyetlerinde adeta “aranan isim” olmuştum desem abartmış olmam.
İlkokuldan sonra Ankara’ya geldim, ilk fırsatta bir ortaokula kayıt yaptırttım ve bir bağlama edindim.
Fakat karşılaştığım zihniyet, benim iç dünyamla örtüşmüyordu.
O yıllarda, hayat “ayıp ve günah” kavramlarıyla daraltılmıştı.
En azından benim yaşadığım muhit böyle idi.Pek çok davranış sorgusuz sualsiz ayıplanırdı. Müzik ise neredeyse tamamen dışlanmış bir alandı.
Türkü söylemek, saz çalmak, hatta şiir yazmak bile hoş karşılanmayabilirdi çevremizde.
Bu yüzden, müzikle olan ilgim çoğu zaman gizli kaldı.
“Diğer çoğu şeyimiz de gizliydi.”
Kulaktan dolma bilgilerle notaları çözmeye çalışıyor, türküleri kendi kendime mırıldanıyordum.
Şiirler yazıyor ama kimseyle paylaşamıyordum. Çünkü bize, aşkın ve duygunun ayıp olduğu öğretilmişti.
Yıllar sonra yayımladığım “Yanan Gönlüm” adlı kitabımda yer alan şiirler, aslında o yılların sessiz tanıklarıydı.
O günlerde kitap yayımlamanın bile çevremde nasıl karşılanacağını kestiremiyordum.
Çünkü mesele sadece sanat değil, sanata bakış açısıydı.
Bugün geriye dönüp baktığımda hâlâ şu sorunun cevabını tam olarak bulabilmiş değilim:
İnsanlar neden şiire ve müziğe bu kadar dar bir pencereden bakıyorlardı?
Oysa tarihimize baktığımızda, Osmanlı padişahlarının birçoğunun aynı zamanda bestekâr olduğunu görürüz. Üstelik bu insanlar sadece devlet yöneticisi değil, aynı zamanda İslam halifesiydi. Demek ki mesele din değil, dinin çevredeki yorumlanış biçimiydi.
Ne yazık ki bir tarafta ölçüsüzlükle savrulanlar, diğer tarafta ise hâlâ koyu bir taassubun pençesinden kurtulamayanlar vardı.
Bu iki uç arasında sıkışan toplumlar ise en büyük zararı görüyorlardı.
Kabul etmek gerekir ki, katı taassup sadece bireyleri değil, kuşakları da kaybettiriyor.
Belki bir değil, iki nesil bu yüzden heba olmuştur.
Oysa sanat, insan ruhunun nefesidir. Müzik, şiir ve edebiyat; insanı incelten, derinleştiren ve anlam kazandıran değerlerdir.
Bu alanlardan uzak büyüyen nesillerin ruh dünyası eksik kalır.
Bugün yapılması gereken, çocuklarımızın yeteneklerini fark ederek onları sanatla buluşturmaktır.
Şiire, edebiyata ve müziğe yönlendirilmiş bir nesil; daha duyarlı, daha derinlikli ve daha sağlıklı bir toplumun temelini oluşturacaktır.
Unutmamak gerekir ki;
taassup köreltir, sanat ise diriltir.
“Müzik ruhun gıdasıdır” sözü, sadece bir temenni değil, toplumsal bir ihtiyaçtır. Hele ki tasavvufla yoğrulmuş bir medeniyetin mensupları olarak, müziği ve sanatı hayatımızın dışına itmek değil, doğru bir anlayışla yeniden anlamlandırmak zorundayız.

Bu yüzden “müzik” ile “taassup” arasındaki farkı doğru kavramalı; birini yaşatırken diğerine teslim olmamayı bilmeli veya öğrenmenin yolunu aramalıyız.
Hoşça kalın.
Nezih Yıldırım