Helak Kıssaları: Bugüne Düşen Pay
Tarihe dönüp baktığımızda toplumların bazı anları vardır ki, sadece geçmişe ait bir hikâye olmanın çok ötesine geçer; yaşadığımız ana, hatta yarınlara uzanan güçlü bir uyarı niteliği taşır. Kur’an-ı Kerim’de anlatılan helak kıssaları da tam olarak böyledir. Bu kıssalar, “eski zamanların trajik sonları” olmaktan ziyade, insanlığın değişmeyen zaaflarını, hatalarını ve sorumluluklarını bize yansıtan canlı mesajlardır. Bugün modern şehirlerin konforunda yaşıyor olsak da geçmiş kavimlerin başına gelenleri okuduğumuzda aslında kendi aynamıza bakarız. Çünkü ilahi mesajlar zamana ve mekâna göre eskimez; her dönemin insanına aynı berraklıkla hitap eder. İşte bu nedenle, Kur’an’ın helak anlatılarını sadece tarihî bir bilgi değil, günümüze yönelen birer ibret çağrısı olarak okumamız gerekir. Bu yazıda da bu çağrının izini sürmek istedim.
Kur’an’ın birçok ayetinde helak edilen kavimlerden söz edilirken amaç, insanları korkutmak ya da karanlık bir tarih sunmak değildir. Bilakis bu kıssalar, bugün yaşayan toplumlara yol gösteren birer ayna niteliğindedir. A’râf Suresi’nin 4. ayeti bu gerçeği hatırlatır: “Nice memleketler vardır ki onları yok ettik. Azabımız onlara geceleyin uyurken, gündüz öğlen dinlenirken gelmiştir.” Bu ifade, Lut kavminin gecenin karanlığında ansızın yok oluşunu, Şuayip Peygamber’in kavminin ise gündüz vakti sarsılışını hatırlatır. İlahi uyarı geldiğinde zamanın fark etmediğini, hazırlıksız yakalanmanın inkâr ve zulüm üzere yaşayanların ortak kaderi olduğunu gösterir.
Bir sonraki ayet, helak anındaki insan psikolojisini çarpıcı bir şekilde dile getirir: “Biz gerçekten zalimlermişiz.” Ne acıdır ki insanlar çoğu kez hakikati ancak geri dönüşün imkânsız olduğu anda fark eder. Bu ayet, adaletin, merhametin ve hakkaniyetin önemine işaret eder; zulmün yalnızca zalimi değil, haksızlığa sessiz kalan herkesi sorumlu kıldığını hatırlatır.
A’râf Suresi’nin 6. ayeti ise hem peygamberlere hem de kavimlere yöneltilecek sorguyu hatırlatarak önemli bir hesap perspektifi sunar. Tebliğ görevini yapıp yapmadıkları, kendilerine bildirilen hakikate uyup uymadıkları sorulacaktır. Bu, bireysel olduğu kadar toplumsal bir muhasebe çağrısıdır.
Surenin 7–9. ayetleri ise amellerin tartılacağı o kesin günü anlatır. “Kimin iyilikleri ağır gelirse kurtuluşa erer; kimin tartısı hafif gelirse kendine yazık edenlerden olur.” Bu ifadeler bize hayatın sadece nimetlerden faydalanmak değil, o nimetlere şükür ve sorumlulukla karşılık vermek olduğunu hatırlatır.
İbrahim Suresi 44. ayet de helak anındaki pişmanlığı tasvir eder: “Rabbimiz! Bize biraz daha süre ver ki iyi işler yapalım.” Ancak bu isteğin artık bir anlamı kalmamıştır. Meleklerin “Size peygamber gelmedi mi? Size yol gösterilmedi mi?” sorusu ise insanı derinden sarsan ilahi bir hatırlatmadır.
Sonuç açıktır: Kur’an’ın uyarılarını tarihin tozlu raflarında bırakmak değil, hayatın merkezinde yaşatmak gerekir vebu bilinçle de hayatımızı şekillendirmek gereklidir. Unutulmamalıdır ki insan hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya için yarın ölecekmiş gibi de öte dünya için çalışmayı bilmelidir. Bu dünya bir şekilde kendini bize hatırlatıyor ve ona göre yaşamamızı pekâlâ kolaylaştırıyor. Lakin öte dünya için de tedbiri elden bırakmamak gerekiyor. Kıssalardan bize düşen de bu olsa gerek.Dilerim ki Rabbimiz bizleri emirlerine itaat edenlerden, rahmetine mazhar olanlardan eylesin. Hem bu dünyamızı hem de ebedi alemimizi hayırlı ve güzel eylesin.