En Tehlikeli Cehalet

İnsan, bir gün mutlaka kendini ele verir. Bir bakışta, bir susuşta, yahut tek bir cümlede…

Ama en çok da öğrenmeye karşı takındığı tavırda.

Çünkü öğrenmek, insanın kendi eksikliğini kabul etmesiyle başlar; ders vermek ise çoğu zaman o eksikliği örtmek için giyilen zarif bir maskedir.

Denir ki: “Akıllı insan öğrenmeyi, cahil ise ders vermeyi tercih eder.”

Bu söz, yalnızca bir hüküm değil; insan doğasının derinliklerine tutulmuş bir aynadır.

O aynaya bakabilenler için hakikat çoğu zaman rahatsız edicidir.

Zira öğrenmek, insanın kendi sınırlarıyla yüzleşmesini gerektirir. Yüzleşmek ise, kolay değildir.

Bilmediğini fark eden küçülmez aslında; tam tersine büyümenin eşiğine gelir.

Ne var ki çoğu insan, o eşiği aşmak yerine başkalarına yol göstermeye kalkar.

Öğrenmek sessizdir. Gürültüye tahammülü yoktur.

Bir kitabın sararmış sayfalarında, bir yaşlının titrek sesinde, bir çocuğun saf sorularında gizlenir.

Öğrenen insan dinler, sorar, şüphe eder. Kendi doğrularını bile yeniden tartar. Çünkü bilir ki hakikat, kesinlikten değil; arayıştan doğar.

Oysa ders vermek… Gürültülüdür. Keskin ifadelerle süslenir. Tartışmayı değil, üstün gelmeyi hedefler. Dinlemekten çok konuşmayı sever. En tehlikelisi, kendi bilgisini mutlak doğru sanma hastalığına yakalanır.

Böyle bir zihin öğrenmeye kapalıdır. Çünkü kendini tamamlanmış zanneden akıl, yeni bir bilgiyi içeri alacak boşluğu bulamaz.

Bugün etrafımıza baktığımızda, bilgiye ulaşmanın hiç olmadığı kadar kolaylaştığını görüyoruz. Fakat aynı oranda bilgelik artmıyor.

Çünkü mesele bilgiye ulaşmak değil; o bilginin karşısında nasıl bir duruş sergilediğimizdir.

Herkesin konuştuğu ama kimsenin dinlemediği bir çağdayız.

Herkesin öğrettiği ama pek azının öğrenmeye niyet ettiği bir zaman diliminde…

Hakiki akıl, tevazuyla yoğrulur. “Bilmiyorum” diyebilmek, çoğu zaman en büyük bilgeliktir. Çünkü bu iki kelime, insanı öğrenmeye açar.

Öğrenen insan yalnızca kendini değil; çevresini de dönüştürür.

Onun bilgisi bir gösteriş değil, bir paylaşım vesilesidir. Sözleri ağır değil, derindir. Az konuşur ama çok şey anlatır.

Belki de asıl mesele, kendimize şu soruyu sormaktır:
Gerçekten öğrenmek mi istiyoruz, yoksa bildiğimizi sanmanın rahatlığında mı yaşıyoruz?

Eğer öğrenmek istiyorsak, önce susmayı öğrenmeliyiz. Dinlemeyi… Anlamayı… En önemlisi, kendi cehaletimizle yüzleşmeyi.

Çünkü insan, en çok bilmediğini fark ettiğinde olgunlaşır.

Ve en tehlikeli cehalet, kendini bilgi zanneden cehalettir.