ENTE ÖMRİ…
Bülent Takaş kardeşimden bir yazı geldi,hiç değiştirmeden siz okurla paylaşıyorum.
Nezih Yıldırım 24.3.2026
ENTE ÖMRi..
ÖMRÜM/HAYATIM SENSİN!..
Her şey o küçük odanın duvarında başladı.
Mamak Hüseyin gazi mahallesi 12 sokak no 127 adresinde ki gecekondunun sımsıcak, samimi ama küçük odasında, duvarda asılı duran sararmış bir Kabe resmi
“Tanışma ve Sevme” hikayesinin başlangıcıydı
O zamanlar henüz dünyanın yükü omuzlarımıza binmemişti.
Ruhumuz 6-7 yaşın neşesi ve berraklığıyla doluydu.
Masal dünyası bize çok sevimli geliyordu.
Ve biz çocuklar masal dünyasında yaşıyor, orada büyüyorduk...
En çok kimi seviyorsun sorusuna, “Allah’ı Peygamberi ” diye neşe ve gururla cevaplandırıyorduk..
Soranın, cevabı tasdik etmesiyle zafer kazanmışcasına, seviniyorduk...
Bizler doğuştan
Müslüman çocuklarıydık..
Günün değişik saatlerinde, sanki bir randevuya gider gibi duvarda resimdeki Kabe’nin karşısına geçer, Televizyon”un olmadığı o yıllar da, yatarken ve otururken saatlerce izlerdik.
O küçük çocuk kalbiyle, resmin içindeki o siyah örtülü Beytullah’ın etrafında gözlerimizle ve zihnimizle dolaşırdık.
Odamız o resim ile sanki Kâbe ye komşuydu , bir parçasıydı ve biz sanki Beytullah’ın bahçesinde yaşıyorduk.
Çocuk zihinlerimiz Kabeyi tavaf ediyor, Osmanlı revaklarında saklambaç oynuyorduk.
Susadıkça Zemzem içiyorduk.
Bedenen odadaydım ama kalben ve zihnen çoktan Hicaz’ın o mukaddes rüzgarlarına kapılmıştım.
O yaşta Kabe’yi sevmek, aslında henüz görmediğin ama ismini bildiğin bir dosta ve evine “Hasret” duymaktı.
O siyah taşın, Hacerü’l-Esved’in, bir gün dile gelip o çocuksu bakışlarıma şahitlik edeceğini bilmeden, onu hayallerimde canlandırırdım
1970 lerde Ankara’da elektrik henüz evimize girmemişti...
Geceleri gaz lambasının sarı ve titrek ışığı Kabe resminin üzerine yansırdı.
Işığın gel gitleri arasında,
Uzun dalgada babamın uzun uğraşlarla ayarladığı Mısır radyosu ile birlikte Hayaller alemine uçardık.
Efsane sanatçı Ümmü Gülsüm’ün muhteşem sesiyle ve Arapça okuduğu ve insanın içine işleyen şarkısıyla,
Kabe resmi bizim için ve bize göre CANLANIRDI..
Anlamını o günlerde bilemediğimiz “Entel ömri/ Ömrümsün/Hayatımsın” sözleri dışarıda yağan kara inat, küçük odamızda sıcacık bir ortam oluşturur birArabistan ve Kabe yolculuğu başlatırdı, zihinlerimize.
Hacıların izdiham içinde eğilip seyrettiği Hacer ül Esved muhafazası “HARİKALAR DİYARINA’ açılan bir pencere gibiydi bizim için..
Mahalle Camisinin İmamı Arap hocadan Elifba dersleri aldığımız ve tekne orucuyla tanıştığımız yıllardı.
Mahalle çocuklar arasında dayanamayıp en erken bozan da bendenizdim.
Mekke ve Medine bizim çocuk zihinlerimizde Hicazdı, hurma, deve diyarıydı ve Kaf dağının yakınlarında yer alıyordu.
Türklerin kırmızı, Yunanlı komşuların kan renginin, “Mavi”; İri karıncanın “Gavur Karıncası” ve yalan söyleyenin “Taş” kesileceğine inandığımız yıllardı.
Fotoğrafların siyah beyaz olduğu, masallardaki “Evvel zaman içinde’ ve tatlılığında, inanılmaz güzel yıllardı.
Kokalı saklambaç favori, uzun eşek ise sevdiğimiz oyunlarımızdan biriydi.
Körpe zihinlerimizde, Anka kuşu yavruları ile birlikte belki Arafat ya da belki de Hira dağında yaşıyordu, bilemiyorduk...
Bu konuda mahellenin çocukları ikiye bölünmüştük.
Peki Kaf dağı neredeydi ?..
Gecekonduya ek odalar yapılırken Kabe resmini inşaat esnasında kaybettik...Kayboldu.
Ama Kabe’nin “Mukeddasatı” ve “Muhabbeti” gönlümüze yerleşmiş, şekillenmişti.
Duvardaki bir resimden “Hakikat” yolculuğu ve “Kabe Sevgisi” böyle başladı...
Bugün umre yoluna düştüğümde, aslında o duvarın önündeki çocuğun elinden tutuyorum.
O gün hayallerle yapılan tavaflar, bugün gerçek adımlarla, dualarla ve hayranlıkla birleşiyor.
İnsan Kabe’ye ilk baktığında, aslında çocukluğundaki o resim aklına geliyor.
Aradaki tek fark; o zamanlar kağıda dokunan ellerin, şimdi o mukaddes Beytullaha sarılmasıdır.
O eski resimdeki her bir ayrıntı, şimdi canlı karşımda duruyor.
Eşim Reyhan hanıma, Tavaf meydanında, Kabe’yi işaret ederek
“Ne görüyorsun’ diye soruyorum.
Gözleri doluyor,
“Nazenin bir gelin görüyorum” diyor.
Evin sahibi ve Alemlerin sahibi Refik-i Ala/Bilinmez “Bir İnci’nin”, ” Bilinmek istedim !.”, “ Sırr-ı İlahisinin Esrarına”, kavuşmak için huzurundayız,
Hep O bize yakındı, ve biz, kendimizi O’na, bu kadar YAKİN hissetmemiştik.
Yakınlığın, “Tatlılığı”,“Sevinci”,”Heyecanı”, “ Coşkusu”“Hasreti” ve “Cezbesiyle”
Ağlıyoruz...
Bu mukaddes buluşmanın bizde oluşturduğu duygularımız, Ümmü Gülsüm’ün Ente ömri/Ömrüm Senindir” sözleri ile ifade buluyor.
“Seni görmeden önceki ömrüm, boşa geçmiş bir zamandır."
"Sen benim ömrümsün; sabahı senin ışığınla başlayan...
Gönlüm senden önce hiç sevinç tatmadı,
Sadece yaralar ve acılar tattı."
Senden önce hayatımı boşa harcamışım.
Hayatım seninle başladı...
Ancak şimdi başladı…”
Bülent Takaş