DÜŞEYİM
Başımda bir sevda var,
Bundan nasıl geçeyim?
Söyle bana sevdiğim,
Dağlara mı düşeyim?
Nezih Yıldırım – 1996
ÇARESİZLİK:
İnsan hayatında sevdiği de vardır, sevmediği de. Bazen gönül öyle bir duyguya kapılır ki insan ne kendine söz geçirebilir ne de aklıyla bu sevdadan geçebilir.
İnsanın dünyasını kuşatan sevda, onu kendi içine hapseder; ne yaşadıklarından uzaklaşabilir ne de yaşadığı halin içinden çıkabilir.
Kimi sevdalar, tutkuya dönüşür ve halk arasında “kara sevda” diye anılır. Kara sevdayı bir şiirimde “Aşkın Tutkuya dönüştü Sevda” diye tarif etmişim.
Bu sevdaya düşen insanın, gözü dünyayı görmez olur. Gönlünü meşgul eden duygu, zamanla hayatının merkezine oturur.
Ve insan kendisini bu hâle sürükleyen sebeplerden kurtulmak ister ama gönlüne söz geçiremez.
Ayrıca böylesi her sevdanın kendine özgü bir hikâyesi vardır.
Kimi kavuşmayla, kimi ayrılıkla, kimi de ömür boyu dinmeyen bir özlemle biter.
Mecnun'un çöllere düşmesi, Ferhat'ın dağları delmesi, edebiyatımızda ve kültürümüzde sevdanın insanı sürükleyebileceği hâlleri anlatan unutulmaz örneklerdir.
Sevda bazen öyle bir hâl alır ki insan, içinde büyüyen duyguları taşıyamaz olur.
İşte o zaman kendi kendine sorular sormaya başlar:
Bu sevdanın içinden nasıl çıkacağım?
Gönlümdeki bu yangını nasıl söndüreceğim?
İşte 1996 yılında kaleme aldığım bu dörtlük, böyle bir ‘çaresizlik’ hâlinin dile getirilişidir.
Sevdanın insan ruhunu nasıl kuşattığını, ve düşüncelerini nasıl esir aldığını dört mısraya sığdırmaya gayret etmişim.
Sevdanın içinden geçmek:
“Başımda bir sevda var” derken insanın yakasını bırakmayan, zihninden ve gönlünden bir türlü çıkmayan bir sevdayı anlatmaya çalışmışım.
Çünkü Sevda, yavan bir duygu değildir.
Bazen gönle huzur verir; bazen de insanın iç dünyasını altüst eder.
Hele de karşılığı belirsizse yahut kavuşmak mümkün görünmüyorsa, gönülde taşınan bu yük daha da ağırlaşır.
Sevdalı insan, bir yandan sevdiğine kavuşmayı isterken diğer yandan içinde bulunduğu çaresizlikten kurtulmanın yollarını arar.
“Bundan nasıl geçeyim?” sorusu, aslında bir vazgeçişten çok, çıkış yolu arayan bir yüreğin sesidir.
Bu hale düşen İnsan, ruhunu kuşatan duygu çemberinden kurtulmak ister; fakat gönül, aklın verdiği kararlara her zaman boyun eğmez.
Akıl, vazgeçmenin gerektiğini söylerken gönül, bütün gücüyle sevdiğine tutunmaya devam eder.
İşte insanın iç dünyasındaki bu çatışma, isteği daha da derinleştirir ve vazgeçmeyi zorlaştırır.
Çünkü insan yalnızca bir kişiden değil, onunla birlikte kurduğu hayallerden, beklentilerden ve gönlünde yaşattığı bir dünyadan vazgeçmek zorunda kalır.
Dağlara düşmek…
Dörtlüğün son mısrası, çaresizliği halkın dilinden süzülüp gelen bir ifadeyle dile getiriyor:
“Dağlara mı düşeyim?”
Bu ifade yalnızca bir yere gitmek anlamı değildir.
İnsanın kalabalıklardan uzaklaşma, kendi içine çekilme, belki de yaşadığı olumsuzluğu kimselere göstermeme isteğidir.
Dağlar, edebiyatımızda çoğu zaman ayrılığın, yalnızlığın ve kavuşamamanın tanığıdır. Gönlüne söz geçiremeyen insan, çoğu kez derdini dağlara anlatma duygusu yaşar. Ve insanlardan uzaklaşarak sessizliğe sığınmak, içinde kopan fırtınayı dindirmek adına yol arar.
Çünkü insanın her derdini anlatabileceği bir gönül dostu bulunmaz.
Bazen de, dert anlatmak için kelimeler yetersiz kalır,insan, içinden geçenleri anlatmaya gücü yetmediğinde de susar.
İşte böyle zamanlarda tabiat, insanın en sessiz sırdaşı olur.
Bir şiirimde “ Ah benim bir atım olsa, binsem gitsem dağlara” diye yazmışım.
Bu seste de benzer bir uzaklaşma arzusu bulunmaktadır.
İnsan anlatamadığı derdini tabiatın sessizliğine emanet ederek,kendi iç dünyasıyla baş başa kalmayı tercih eder.
Dağlar burada bir kaçıştan öte, insanın kendisini dinleyebileceği, gönlündeki yükü bir nebze olsun hafifletebileceği bir sığınaktır.
Gönülde kalan:
Yıllar geçer, yaşananlar geride kalır. Fakat insanın gönlünde iz bırakan duygular, bazen bir hatırada, bazen bir sözde, bazen de bir dörtlüğün mısralarında yaşamaya devam eder.
Bu dörtlüğü yıllar önce yazmışım. Aradan geçen zamana rağmen bugün yeniden okuduğumda, onun benim için yalnızca bir sevdanın ifadesi olmadığını görüyorum.
Aynı zamanda insanın kendi gönlü karşısındaki çaresizliğini anlatan küçük bir hatıra olduğunu da düşünüyorum.
Belki de şiirin asıl hikmeti burada saklı bulunuyor.
İnsan bazen yaşadıklarını unutuyor, ama yaşarken hissettiklerini bütünüyle unutamıyor.
Bazı hüznün keskinliği belki biraz azalıyor; ama o yaşanmışlığın gönülde bıraktığı izleri her zaman hatırlanıyor.
Bir dörtlük, yıllar sonra yeniden okunduğunda, yalnızca geçmişe değil, o günkü gönül dünyamıza da götürüyor bizi.
Bir zamanlar içimizden geçenleri, kendimize bile anlatamadığımız duyguları yeniden hatırlatıyor.
Çünkü bitmiş gibi görünen sevdalar; insanın gönlünde bıraktığı izlerle ve hayıralarla mısralarda yaşamaya devam ediyor.
Belki de bu yüzden insan, eski bir şiiri yeniden okuduğunda yalnızca bir dörtlükle karşılaşmış olmuyor; bir zamanlar yaşadığı hâlin, hissettiği duygunun ve geride bıraktığı yılların izleriyle de yüzleşiyor.
Bu dörtlük, belki ömrün tamamını anlatmıyor; ama ömürden bir bölüm yalın bir şekilde dört mısraya sığdırılmış olarak görünüyor.
Hoşça kalın.
Nezih Yıldırım