DEVLET BORÇLARI
Yıllar önce yazdığım bir yazıyı bugün yeniden okudum.
Değişen en çok rakamlar ve şartlar…
Ama değişmeyenlerde var: Devletin malına ve milletin emanetine nasıl bakıyoruz? Gençlik yıllarımda (1999) amatörce de olsa “Garsonun İç Dünyası” adlı bir kitap yayımlamıştım.
Bu kitabın hâlâ piyasada bulunması ve yeniden basılıp basılamayacağı konusunda zaman zaman sorular geliyordu.
Ben de kitabı yeniden gözden geçirmek istedim.
Kitabın 87. sayfasında “Devlet Borçları” başlıklı bir bölüm dikkatimi çekti.
Eski yıllarda yazdığım bu bölümü bugün yeniden okuyunca, aradan geçen zamana rağmen bazı şeylerin hâlâ canlılığını koruduğunu düşündüm.
O bölümde, Meclis eski başkanlarından merhum Ferruh Bozbeyli’den dinlediğim bir hatırayı da aktarmış ve kendime de bir soru sormuştum.
Soru:”Ben böyle bir göreve gelsem ne yapardım?”şeklindeydi.
Cevabım da şöyle olmuştu :
“Cumhurbaşkanı olsam devletten bir lira maaş almam. Zira bütün ihtiyaçlarım devlet bütçesinden karşılanır.
Nasip olur görevim biterse de emekli maaşım olur ve onunla yetinirim.Zaten devlet adamının zengin olması da gerekmez.”
Bu cümleyi bugün yeniden okuyunca ister istemez düşündüm.
Devlet makamı, insanı zengin etme makamı mıdır?Yoksa millete hizmet etme, emaneti koruma makamı mıdır?
Ben yıllar önce, şöyle yazmışım:
“Devlet adamlığı vasfı, ülke insanına iyi bir gelecek bırakmaktır.”
Bence asıl mesele de budur.
Devlet yönetiminde bulunan insanların zenginleşmesi değil, ülkenin ve milletin zenginleşmesi esastır ve önemlidir.
Elbette siyasetçinin, bürokratın veya devlet yöneticisinin şahsi hayatını sorgulamak bizim işimiz değildir.
Ama kamu görevi söz konusu olduğunda bir ölçü olmalıdır.
Milletin emaneti ve bir gazinin sözleri:
Ferruh Bozbeyli’nin anlattığı hatıra, bu meselenin en çarpıcı tarafı.
Sayın Bozbeyli bir Kurban Bayramı’nda memleketi Pazarcık’a gitmiş.
O sırada Meclis Başkanı.
Bankada memur olan kardeşi kendisine:
— Kurbanı kestirmek için falan gaziyi çağırayım mı? diye sormuş.
— Olur çağır, demiş.
Gazi gelmiş, kurbanı kesmiş. Ardından Bozbeyli’ye dönerek:
— Beyefendi, siz büyük adamsınız, daha iyi bilirsiniz. Bizim Avrupa ülkelerine çok borcumuz varmış, doğru mu? diye sormuş.
— Doğru, demiş Bozbeyli.
Gazi bu defa şöyle konuşmuş:
— Beyefendi, ben gazi maaşı alıyorum. Devlet maaşımı kessin. Zenginler de güçleri yettiği kadar devlete yardım etsin. Devlet, dışarıya olan borcunu ödesin.
Cephede kurşun atıp yendiğim düşman, mahşer günü benim yakama yapışmasın. Bunu sizden hassaten istiyorum.
Yıllar önce (1999) bu hatırayı okura aktarmışım.
Bugün yeniden okuyunca, o sözlerin yalnızca bir gazinin sözleri olmadığını düşündüm.
O sözlerde bir milletin vicdanı vardı sanki.
Çünkü o gazi, devletin borcunu kendi şahsi borcu gibi görüyordu; bana göre de öyledir.
“Ben üzerime düşeni yapayım, devletin borcu ödensin” demek istiyordu.
İşte devlet-millet ilişkisi biraz da böyle bir duyguyla kurulmaz mı?
Borç yalnızca bir rakam mıdır?
Eğer borç rakamsa bile; bugün devlet borçlarını konuşurken artık rakamlar çok daha büyük görünüyor.
Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın 30 Haziran 2026 tarihli verilerine göre merkezi yönetim borç stoku 14 trilyon 992,5 milyar TL seviyesine ulaşmış durumda.
Bunun yaklaşık yarısı Türk lirası, yarısından biraz fazlası ise döviz cinsinden borçlardan oluşuyor. (Hazine ve Maliye Bakanlığı⁠)
Elbette devletlerin borçlanması başlı başına yanlış değildir.
Devletler yatırım yapmak, üretimi artırmak, büyük altyapı projelerini gerçekleştirmek veya ekonomik dengeleri korumak için borçlanabilirler.
Asıl mesele şudur:
Borç neden alınıyor?
Nereye harcanıyor?
Millete hangi faydayı sağlıyor?
Ve en önemlisi:
Bu borcun yükünü kim taşıyor?
Çünkü devletin borcu, sonuçta milletin ortak yükümlülüğündedir.
Bugünün borcu, yarının bütçesinden; yarının bütçesi ise gelecek nesillerin imkânlarından karşılanır.
Bu yüzden devlet yönetiminde borçlanmanın yanında hesap verme sorumluluğu da bulunmalıdır.
Devlet adamlığı servet değil, emanet meselesidir
Yıllar önce yazdığım yazıda Gandhi’den, Mao’dan ve Ayetullah Humeyni’den örnekler vermişim.
Bugün bu isimlerin siyasi görüşleri, yönetim anlayışları ve yaptıkları elbette ayrı ayrı tartışılabilir.
Fakat benim o gün dikkat çekmek istediğim nokta onların siyasi düşünceleri değildi.
Devlet yöneticisinin şahsi servetiyle devletin emaneti arasındaki mesafeydi.
Çünkü devlet adamlığı, makamı kişisel kazanca dönüştürmek değildir.
Devlet adamlığı; makamdan ayrıldığında arkasında ne kadar servet bıraktığıyla değil, millete ne bıraktığınla ölçülmelidir.
Bir okul…
Bir hastane…
Bir yol…
Bir fabrika…
Bir adalet duygusu…
Bir güven…
Bir gelecek ümidi…
Bunlar devlet adamlığının gerçek mirasıdır.
2007’den 2026’ya…
Bu yazının ilk hâlini 9 Kasım 2007’de kaleme almışım.
Bugün, 2026’da yeniden okuyorum.
Aradan yaklaşık on dokuz yıl geçmiş.
Rakamlar değişmiş.
Ekonomik şartlar değişmiş.
Dünya değişmiş.
Fakat bir şey değişmemiş:
Devletin parasının milletin parası olduğu gerçeği.
Ben bugün de aynı düşüncedeyim:
Güçlü olmanın yolu sınırsız borçlanmaktan geçmez.
Asıl güç; üreten, tasarruf eden, hesabını bilen, kaynaklarını doğru kullanan ve gelecek nesilleri düşünerek hareket eden bir devlet olmaktır.
Milletin sofrasında ekmek küçülürken devletin israfı büyümemeli.Vatandaş borcunu ödemek için gece gündüz çalışırken, kamu kaynaklarının hesabı daha hassas tutulmalı.
Çünkü devlet, milletin malını emanet olarak taşır.
Bir gazinin duası
Yıllar önce bir gazinin söylediği şu sözleri bugün tekrar hatırlamak istiyorum:
“Cephede kurşun attığım ve yendiğim düşman(‘), mahşer günü benim yakama yapışmasın.”
Bu söz, bir ekonomi cümlesi değildir.Bir bütçe hesabı da değildir.
Bu, bir vicdan cümlesidir.
Ve belki bugün hepimizin üzerinde biraz düşünmesi gereken tarafı da budur.
Devletin borcu yalnızca Hazine’nin kayıtlarında yazan bir rakam da değildir.
O borcun içinde alın teri vardır.
Vergi vardır.
Emek vardır.
Ve gelecek nesillerin hakkı vardır.
Ben bu yazıyı yıllar önce devletimizi borçlandıranlara ithaf ederek bitirmişim.
Bugün aynı cümleyi biraz değiştirerek tekrar etmek istiyorum:
Devleti yönetenlere de, devlete emanet edilen kaynakları kullananlara da, hepimize de düşen görev; milletin hakkını, yetimin hakkını ve gelecek nesillerin hakkını gözetmektir.
Çünkü güçlü devlet, çok borçlanan devlet değildir.
Güçlü devlet; borcunu bilen, hesabını yapan ve milletine hesap verebilen devlettir.
Dilerim bu eski yazımın yeniden gün yüzüne çıkması, yalnızca geçmişi hatırlatmakla kalmaz; bugünümüz ve yarınımız üzerine de biraz düşünmemize vesile olur.
Nezih Yıldırım
(‘) Gazinin ifadesi ‘gavuru’ biz düşmanı diye yumuşattık.