DEĞİŞMEYEN KAFALAR
Eski ama güzel bir yazı:
Son elli yılın tarihini yakından bilirim. Bu süreç içinde kişisel olarak adaletsizlikler gördüm ve sıkıntılı günler yaşadım.
Hayatın olağan akışı içinde haksızlıklara karşı durmaya çalıştım.
Kenan Evren’in 12 Eylül 1980 darbesinde soruşturma geçirdim.
28 Şubat’ta haksızlığa uğradım ve mağduriyetler yaşadım.
Biraz kaderci oluşumdan olsa gerek, yaşadığım mağduriyetlerden ve yapılan eziyetlerden hiç şikâyetçi olmadım.
İnandığım ilkeler doğrultusunda hukuk mücadelesi verdim.
İstediğim sonuca varamasam da mücadele azmimi diri tuttum ve güzel günlerin geleceğine dair umudumu hiç yitirmedim.
Darbelerin gölgesinde olsa da birçok açıdan zor günler, geçirdim.
Gidişat “demokrasi şöleni” kabul edebileceğimiz 3 Kasım 2002 seçimleriyle tersine dönme işaretleri vermeye başladı.
Çünkü halk iradesini ortaya koymuştu.
Sandıktan çıkan sonuçla ülke yönetimi sil baştan el değiştirdi. Bu değişikliğin beni en çok mutlu eden yönü, ne olduğu tam olarak bilinmeyen, herkesin kafasına göre tanımladığı “irtica”nın PKK’dan daha tehlikeli görülmesiyle dindarlara eziyeti reva gören bir anlayışın tasfiye edileceğine olan inancımdı.
Gelinen noktada, figüranlar değişse de birçok alanda senaryonun ve kafaların değişmediğini gördüm.
Bu kanaate nereden vardın, sorusuna cevabım; bir yakınımın yaşadığı olayın anlatımıdır.
Kanaatimi pekiştiren bu olumsuzluğu sizlerle paylaşmak için olayı şöyle anlatabilirim:
YEĞENİMİN YAŞADIĞI OLAY
Tarih 3 Eylül 2012.
İbni Sina Hastanesi’nde ameliyat olan ablamın taburcu işlemlerini yaptırıyordum.
Bu sırada telefonumun zili ısrarla çalıyordu.Telefonu açtığımda yeğenim Büşra ağlıyor ve: “Dayı, beni başörtülü diye imtihana almadılar.”
diyordu.
Aslında kılık kıyafetin problem olduğu günlerin geçtiğini düşündüğümden, anlatılana bir mana verememiştim.
“Neredesin, hangi okuldasın?” dedim ve yarım saate kadar geleceğimi söyledim.
Neticede hastanedeki işlemleri bitirdikten sonra okula geldim. Okulun kapısından girdiğimde üst kattan sesler geliyordu. Ben de sese doğru yukarı çıktım ve yeğenimi merdivenin başında ağlarken gördüm.
“Ne oldu, ağlama.” derken, o arada okul müdürü de karşıdan bana doğru gelerek:
“Kardeş, hoş geldin.”dedi ve beni odasına davet etti.
Okul müdürü tanıdıktı ve bir hemşehrimdi. İsmini yazsam, bölgemiz insanının çoğu da kendisini tanıyacaktır.
Ama müdürün hemşehrimiz oluşu benim üzüntümü hafifletmedi; bilakis daha da artırdı.
Olayın iç yüzünü öğrenmeye çalıştım.
Aslında bize aksettirilenden farklı bir işlem yapılmıştı. Müdür yardımcısı, sınıfta gözcülük yapan hocaya:
“Sen bu çocuğu nasıl bu kıyafetle aldın?”
demiş, çocuğa da dönerek:
“Sen bu kıyafetle nasıl girdin?”gibi bir sürü çıkışmıştı.
Neticede çocuğu korkutmuştu , aynı müdür sonunda, “İmtihana girdi.” diye savunma yapıyordu.
Üzüldüysek de işi tatlıya bağlamaya çalıştık.
Çocuğun bir kaybı olup olmayacağını sordum.
“İmtihana girmiş, bir kaybı yok.” dediler.
Ama üzüntüm hafiflememişti.
Bu insanlar kendilerine yapılmasını istemediklerini bir başkasına nasıl yapabiliyorlardı, aklım almıyordu.
Çocuğu arkadaşları arasında küçük düşürüyor, moralini bozuyor ve ondan sonra da “İmtihana girdi, bir şey yok.” diye pişkin pişkin konuşuyorlardı.
İşin ilginç yönü de Millî Eğitim Bakanı’nın o saatlerde açıklama yapıyor olmasıydı. “Çocukların kılık ve kıyafetlerine karışmayın, çocukların kıyafetleri temiz olsun yeter.” diyordu.
Neticede çocuğun ailesi tabii ki hukukî haklarını arayacaktır. Ama olayın yaşanışı beni bir kat daha üzdü.
Zira okul müdürü bir hemşehrimizdi. Ailesini de tanıyordum ve ailesi bizim ailelerimizin aynısıydı.
Belki de onun dedeleri de şu vatan için şehit düşmüşlerdi.
Bir başka üzüntü de aynı gün Marksist PKK örgütünün 10 askerimizi şehit edişiydi. Bizim kalbimiz şehitlerin acısıyla burulurken, birileri de etnik ve kültürel ayrımcılıkları derinleştirmeye çalışıyordu.
Yöneticilerin belki de en büyük hatası, altlarında çalışan ve iyi niyetli olmadıkları belli olan yardımcılara yönetme fırsatı vermeleriydi.
Ama oluyordu…
Peki, askerlerimizi öldüren terör örgütü ile çocuklarımızın beynini öldüren “dar kafalı” idarecilerin farkları ne olabilirdi?
Türkiye’de gördüğüm o ki:
İktidarlar değişse de “yönetmeliklerin” arkasına sığınan dar “kafalar” hâlâ değişmiyor.
Anlıyorum ki daha çok yol kat etmemiz gerekiyor!
Hoşça kalın.
Nezih Yıldırım
DEĞİŞMEYEN KAFALAR
Nezih Yıldırım
Yorumlar