ARABEKS DE GÜZELMİŞ
Bir şarkının peşinden gençliğimize, yasaklara ve kaybettiklerimize uzanan bir sabah…
Bugün 12 Eylül 2023.
Türkiye’nin yakın tarihinde unutulması mümkün olmayan, milletimizin hafızasında olumsuz izler bırakan 12 Eylül 1980 darbesinin yıl dönümü.
Bazı tarihler vardır; takvim yaprağından ibaret değildir. Üzerinden yıllar geçse de insanın zihninde bir kapıyı aralar, geçmişten bir görüntüyü bugüne taşır.
12 Eylül de benim için böyle tarihlerden biridir.
Fakat bugün 12 Eylül’ü düşünmeye bir gazete haberiyle, bir televizyon programıyla veya eski bir fotoğrafla başlamadım.
Bir şarkıyla başladım.
Bizim evde kahvaltının değişmez bir saati vardır. 08.30-09.30 arası…
Bugün de her zamanki gibi başucu kitaplarıma bakıyordum. Sevgili “refikam” kahvaltıyı hazırlamış, beni sofraya davet etmişti.
Soframızda bulunanlardan yedik, içtik.
Kahvaltının sonunda içilen o keyif çayının da bende ayrı bir yeri vardır.
Çayımı içerken, alışkanlığım olduğu üzere telefonumdan interneti açtım.
Karşıma Emel Sayın çıktı.
Orhan Gencebay’ın “Bir Daha Âşık Olmak Mı, Tövbeler Olsun” şarkısını söylüyordu.
Bir anda gençlik yıllarıma gittim.
Müziğe ilgim eskiden beri vardır. Hatta aramızda kalsın; gençliğimde Orhan Gencebay gibi söylerdim şarkıların çoğunu.
Emel Sayın’ın yorumunu dinlerken içimden:
“İşin aslı, orijinali olsun.”
dedim.
Ve Orhan Gencebay’ın kendi sesini açtım.
“Bir Teselli Ver”i dinledim.
Ardından şu sözler geldi:
“Nerede boynu bükük bir garip görsen, hor görme; kim bilir ne derdi vardır.”
Bir şarkı dinliyordum ama aslında yalnızca bir şarkı dinlemiyordum.
Geçmişimi dinliyordum.
Sanki gençliğimi dinliyordum.
Ve bir müddet sonra, yıllar önce yaşadığımız yasakları düşünmeye başladım.
Bir zamanlar bu şarkıların yasak olduğunu hatırladım.
TRT repertuvarına alınmayan, ekranlarda ve radyolarda kolay kolay yer bulamayan arabesk müziği düşündüm.
“Ne kadar da yanlışmış…” dedim.
İnsanların dinlediği bir müziği yasaklamakla ne kazanılmıştı?
Bir insanın hüznünü, sevgisini, yalnızlığını, hasretini anlattığı bir şarkıdan neden korkulmuştu?
Üstelik mesele yalnızca arabeskte değildi.
Bizim kuşağın çocukluğunda, gençliğinde, hayatın birçok alanında görünmez ve görünür yasaklarla karşılaşmıştık.
Çocukken “beş taş” oynardık.
Büyüklerimiz bazen: “Allah taş yağdırır.”
derlerdi.
O zaman çocuk aklımızla söyleneni anlamaya çalışırdık.
Bugün geriye dönüp baktığımda, çocukluk oyunlarımızdan müziğimize kadar uzanan bu baskı anlayışının toplum üzerindeki etkisini daha iyi görüyor daha iyi anlıyorum.
Bir tarafta beş taş…
Bir tarafta TRT’de yasaklanan şarkılar…
Bir tarafta kitaplar, düşünceler, insanlar…
Bütün bunları yan yana koyduğumda, mesele yalnızca bir müzik meselesi olmaktan çıkıyor.
Mesele, insanı olduğu gibi kabul edip etmemek meselesine dönüşüyor.
Bizim gençliğimiz baskı ve kontrol altında geçti.
Bunu bugün daha açık ifade edebiliyorum.
Elbette insan kendi hayatına dönüp baktığında bazı eksikleri kendi beceriksizliğinde arıyor.
Ben de arıyorum.
“Şunu daha iyi yapabilirdim.” dediğim çok şey var.
Fakat insanın her şeyi yalnızca kendisine yüklemesi de doğru olmuyor.
Bazı yanlışlar kişisel değildir.
Bazıları, dönemin anlayışının ve uygulayıcılarının yanlışlarıdır.
Bugün geriye dönüp baktığımda bunu daha açık görebiliyorum.
Bunun yanında, insanın kendi çocuklarına karşı yapamadıklarını da unutmaması gerekiyor.
Benim de çocuklarıma karşı yapamadıklarım, eksik bıraktıklarım vardır.
İnsan yaş aldıkça yalnızca geçmişi sorgulamıyor.
Kendisini de sorguluyor.
Belki de yaşlılığın en önemli kazançlarından biri de bu oluyor.
Tam bu düşüncelerin içinden geçerken, dün okumayı tamamladığım Kâzım Karabekir Paşa’nın “ÖĞÜTLERİM” adlı kitabı geldi aklıma.
Kitabı okurken insan hayatına dair ne kadar çok meseleye değinildiğini gördüm.
Eğitimden ahlâka, insan ilişkilerinden hayata kadar pek çok konuda sözü ve öğüdü vardı, Karabekir Paşanın.
Kitabı bitirdiğimde kendi kendime şöyle düşündüm:
“Yetkili olsaydım, bu kitabı bir komisyon marifetiyle yeniden gözden geçirir, uygun görülen bölümlerini bütün liselerde okuturdum.”
Çünkü kitabın içeriğini gerçekten zengin buldum.
Neredeyse insan hayatının dokunmadığı bir alanını bırakmamış.
Konumuz elbette Kâzım Karabekir Paşa’nın kitabını anlatmak değil.
Ama burada başka bir mesele var.Faydalı olanı gençlerimize ulaştırmak.
Bizim ve bizden önceki kuşakların birçok şeyden mahrum bırakıldığını düşünüyorum.
Bazen bir müzikten…Bazen bir kitaptan…Bazen bir düşünceden…
Bazen de farklı düşünene tahammül etmekten…
Tek tip insan yetiştirme anlayışı, toplumların en büyük zenginliği olan farklılıkları da beraberinde törpülüyor.
Oysa insan dediğimiz varlık tek kalıba sığmaz.
Her insanın bir gönlü, bir aklı, bir hatırası, bir arayışı vardır.
Bugün sabah kahvaltıdan sonra bir arabesk şarkı dinlerken, aslında yalnızca Orhan Gencebay’ı dinlemedim.
Çocukluğumu ve gençliğimi dinledim.
Yasakları ve baskıyı düşündüm.Birde kendi eksiklerimi düşündüm.
Çocuklarıma karşı yapamadıklarımı düşündüm.
Sonra Kâzım Karabekir Paşa’nın öğütlerini düşündüm.
Ve bütün bunların sonunda şu kanaate vardım:
Bir toplumu geliştirmek istiyorsanız, önce onun düşünmesine izin vermelisiniz.
İnsan neyi dinleyeceğini, neyi okuyacağını, neyi düşüneceğini kendi aklı ve vicdanıyla seçebilmeli.
Yanlış olan varsa anlatırsınız.
İtiraz edersiniz.Tartışırsınız.
Ama yasaklamak…İşte orada başka bir şey başlar.
Çünkü yasak, çoğu zaman yalnızca davranışı değil, insanın düşünce alanını da daraltır.
Bugün 12 Eylül:
Yıllar önce yaşadığımız acıların yıl dönümü.
Ben ise bu yıl 12 Eylül’ü bir şarkının peşinden düşünürken hatırladım.
Belki de hayat böyledir.
Bazen büyük meseleleri büyük sözlerle değil, küçük bir anıyla hatırlarız.
Bir kahvaltı…Bir fincan çay.Bir telefon ekranı…
Bir şarkı…
Ve birdenbire yıllar öncesine gidersiniz.
Bugün ben de gittim.
Yasaklı yıllara inat arabesk dinledim.
Hem de Orhan Gencebay’ın kendi sesinden…
Ve itiraf edeyim:
İyi de anladım arabeskin güzelliğini.
Hoşça kalın.
Nezih Yıldırım
ARABEKS DE GÜZELMİŞ
Nezih Yıldırım
Yorumlar