Trafikte Kurallar İnsanı Korumak İçindir!

Şehir büyüdükçe yollar daralıyor; yollar daraldıkça insanların sabrı küçülüyor. Betonun ve aceleciliğin hüküm sürdüğü bu yeni çağda, insanlar zamana karşı yarışırken kurallar çoğu zaman birer “öneri”ye dönüşüyor.

Son yıllarda motosiklet kullanımındaki artış da tam bu bağlamda okunmalı.

Trafiğin kilitlendiği, bir noktadan diğerine gitmenin saatler aldığı şehirlerde motosiklet, âdetâ bir kaçış kapısı gibi görülüyor. Kimi için özgürlük, kimi için pratiklik, kimi içinse ekonomik bir çözüm.

Fakat her hızlanmanın bir bedeli vardır; şehir hayatında bu bedel çoğu zaman düzenin ve güvenliğin aşınması oluyor.

Motosikletin doğası gereği çevik ve hızlı, aynı zamanda ekonomik oluşu onu kalabalık şehir trafiğinde avantajlı kılıyor.

Ancak bu avantaj, kuralların etrafından dolanma alışkanlığına dönüştüğünde mesele sadece bir ulaşım tercihi olmaktan çıkıyor, doğrudan bir “kültür” sorununa dönüşüyor.

Çünkü trafik dediğimiz şey yalnızca araçların hareketinden ibaret değildir; o, aynı zamanda insanların birbirine duyduğu saygının, sınır bilincinin ve birlikte yaşama iradesinin bir yansımasıdır.

Bugün şehirde yürürken karşılaştığımız manzaralar bu açıdan düşündürücü.

Kaldırımda yürürken arkanızdan gelen bir motosikletin sesiyle irkilmek artık istisna değil, sıradan bir deneyim.

Oysa kaldırım, insanın en temel güven alanıdır.

Yayanın, kendini en azından orada güvende hissedebilmesi gerekir. Bu alanın motorlu araçlar tarafından işgal edilmesi, sadece bir kural ihlali değil, aynı zamanda kamusal alanın anlamını zedeleyen bir davranıştır.

İki araç arasından geçmek, emniyet şeridini bir “ekstra yol” gibi görmek, kırmızı ışığı bir öneri olarak değerlendirmek… Bunların her biri, bireysel kazanç uğruna kolektif düzenin riske atılması demek.

Kısa vadede birkaç dakika kazanılıyor olabilir; ancak uzun vadede kaybedilen şey çok daha büyük: Güven duygusu.

Daha da çarpıcısı, bu ihlallerin çoğu zaman normalleşmesi. “Herkes yapıyor” düşüncesi, şehir hayatının en tehlikeli alışkanlıklarından biridir. Çünkü bir davranış ne kadar yaygınlaşırsa, o kadar görünmez olur. Görünmez olan şey ise, sorgulanmaz.

Halbuki trafik kuralları, bireyi sınırlamak için değil, herkesi korumak için vardır. Motosiklet sürücüsü de bu sistemin bir parçasıdır; ne ondan daha özgürdür ne de daha ayrıcalıklı. Hatta aksine, fiziksel olarak daha savunmasız olduğu için kurallara daha sıkı sarılması gereken taraf olması beklenir.

Park meselesi de bu kültürel aşınmanın bir başka boyutu. Kaldırımlara gelişi güzel bırakılmış motosikletler, yalnızca estetik bir sorun değildir. Onlar, engelli bireylerin, yaşlıların, çocuk arabasıyla yürüyen ebeveynlerin yolunu kesen somut engellerdir.

Bir şehrin medeniyet seviyesi, en çok da en kırılgan bireylerine sunduğu hareket alanıyla ölçülür.

Bütün bunların temelinde yatan şey ise aslında oldukça basit: Empati eksikliği.

Direksiyon başına geçen, ya da yürüyen herkesin zaman zaman rol değiştirdiğini hatırlamak gerekiyor.

Bugün sürücü olan yarın yaya; bugün yaya olan yarın sürücü olabilir. Bu döngüyü unuttuğumuz anda, karşımızdakini bir insan olarak değil, sadece bir “engel” olarak görmeye başlıyoruz.

Şehir hayatı, bireysel hızın değil, ortak uyumun üzerine kurulur.

Kurallar, bu uyumun görünmeyen mimarlarıdır. Onları esnettikçe değil, sahiplendikçe daha yaşanabilir şehirler kurabiliriz.

Burada asıl mesele motosikletin kendisi değil; onunla birlikte gelen zihniyet. Çünkü aynı zihniyet, direksiyon başında da, yaya olarak da kendini gösterir. Kural tanımayan sürücü, aslında sınır tanımayan bir şehir kültürünün ürünüdür.

Şehir, eninde sonunda, içinde yaşayanların aynasıdır.