Boyabat'ın İki Zarif Çiçeği:
Çiğdem ve Sümbül

Cemrelerin ardından gelen bahar, ilk önce insanın içini ısıtır. Kışın uzun geceleri, ağırlaşan sabahları ve içe kapanan ruh hâli, yerini birdenbire açıklaması zor bir ferahlığa bırakır.

İşte o anlarda, doğa da insanla birlikte nefes almaya başlar. Bu uyanışın en zarif habercileri ise hiç şüphesiz iki mütevazı çiçektir: Çiğdem ve Sümbül.

Çiğdem…

Toprağın bağrından sanki sabırsız bir çocuk gibi fırlayan, kışın sertliğine meydan okuyan o narin çiçek.

Ne gösterişlidir ne de iddialı; ama varlığıyla büyük bir müjde taşır.

Karların henüz tam çekilmediği, toprağın hâlâ soğuk olduğu günlerde bile kendini gösterir.

Dağların yamaçlarında, rüzgârın sert estiği kırsal alanlarda, kimsenin özel olarak ilgilenmediği o tenha köşelerde birden bire belirir.

Onu ilk gördüğünüz an, içinizde tarif edilmesi zor bir sevinç uyanır. Çünkü çiğdem, yalnızca bir çiçek değil; sabrın, direncin ve umudun simgesidir.

Sümbül ise başka bir hikâye anlatır...

O, çiğdemin yalın sevincini daha derin, daha duygulu bir hâle dönüştürür. Renkleriyle göz alır, kokusuyla hafızalara yerleşir.

Baharın biraz daha ilerlediği günlerde ortaya çıkar ve bulunduğu yeri âdetâ bir hatıraya çevirir.

Sümbül kokusu, çoğu insan için çocukluk demektir; eski bahçeler, anneannelerin avluları, sabahın erken saatlerinde açılan pencereler…

Bir çiçekten çok daha fazlasıdır o; geçmişle bugün arasında kurulan görünmez bir köprüdür.

Cemrelerin bir bir düşmesiyle birlikte başlayan o büyük dönüşüm, aslında insanın doğayla kurduğu kadim bağın da yeniden hatırlanmasıdır.

Önce havaya, sonra suya, en sonunda toprağa düşen cemreler; sanki sadece mevsimi değil, insanın içini de ısıtır.

İşte tam o günlerde çiğdemi görmek, ardından sümbülün kokusunu almak; hayatın hâlâ devam ettiğini, güzelliğin hâlâ mümkün olduğunu fısıldar bize.

Eskiden bu anların kıymeti daha bir başka hissedilirdi.

Şehirlerin gürültüsünden uzak, kırsalın dinginliğinde çiğdem toplamak bir çocukluk ritüeliydi âdetâ. Ellerimiz üşüse de, ayaklarımız çamura bulansa da o çiçekleri bulmanın heyecanı her şeye değerdi.

Sümbül de öyle...

Ama şehir hayatında sümbül daha çok evlerin, bahçelerin çiçeği olarak bilinir.

Bir saksının içinde, pencere kenarında büyür; ama kokusu bütün evi sarar. O koku, sadece bir mevsimin değil, bir hayat tarzının da habercisidir.

Günümüzde çoğumuz baharı, takvim uygulamalarından öğrenir hâle geldik. Oysa doğa hâlâ aynı dili konuşuyor.

Çiğdem hâlâ dağlarda açıyor, sümbül hâlâ kokusunu rüzgâra bırakıyor.

Değişen, belki de sadece bizim bakışımız. Görmeyi unuttuğumuz için yok sanıyoruz; oysa onlar her yıl aynı sadakatle geri dönüyor.

Belki de bu yüzden, baharın gerçek müjdesini yeniden hatırlamak gerekiyor.

Bir çiğdem gördüğümüzde durup bakmak, bir sümbül kokladığımızda derin bir nefes almak… Çünkü bu küçük anlar, hayatın büyük hakikatlerini fısıldar:

Her kışın bir sonu vardır. Her zorluk, yerini bir ferahlığa bırakır. En önemlisi de, umut çoğu zaman en beklenmedik anda, en sade hâliyle çıkar karşımıza.

Çiğdem ve sümbül… İki çiçekten çok daha fazlası. Onlar, doğanın kalbinden gelen sessiz ama güçlü birer çağrıdır: “Hayata yeniden başla.”