Akasya Kokusu
Bazı kokular vardır; bir ömrün kilidini sessizce açar. Ne bir fotoğraf kadar nettirler ne de bir şarkı kadar belirgin… Ama insanın içine işlediler mi, yıllar sonra bile bir akşamüstü rüzgârıyla çıkıp gelirler.
Benim çocukluğumun bir kokusu da akasyadır. O koku, en çok da Boyabat yazlarına yakışırdı.
Şimdi dönüp bakınca anlıyorum; biz aslında bir kasabada değil, büyük bir kokunun içinde büyümüşüz.
Mahallenin sokak kenarlarında sıra sıra akasya ağaçları vardı.
Öyle bugünün süs olsun diye dikilmiş, ruhsuz şehir ağacı gibi değil…
Her biri mahallenin yaşlısı gibiydi. Sessizdi ama herkesi tanırdı.
Hangi evde hasta var, hangi çocuk ilk kez bisiklete binmiş, hangi genç âşık olmuş; hepsini bilir gibi dururlardı.
Yaz geldi mi dalları ağırlaşır, çiçekleri rüzgârın omzuna yaslanır, bütün sokağı görünmez bir parfümle doldururdu.
İnsan çocukken bazı şeylerin kıymetini bilmiyor. Sonsuz sanıyor. O ağaçlar hep orada olacak, o yaz akşamları hiç bitmeyecek, anneler pencereden hep aynı sesle çağıracak sanıyor.
Oysa hayat, en çok da “hep var olacak” zannettiklerimizi alıp götürüyor.
Bizim için büyük eğlenceydi o sokaktan geçmek. Bir yere yetişmek için değil; sadece koklamak için yürürdük. Eve gelir, biraz oturur, sonra tekrar çıkardık.
Aynı sokaktan bir daha geçmek isterdik. Çünkü akasya kokusu bir kez içine çekilecek gibi değildi. İnsanın ruhunda eksik kalan bir şeyi tamamlıyordu sanki.
Şimdi düşününce anlıyorum; biz çocuk aklıyla huzuru teneffüs ediyormuşuz.
Boyabat’ın yazı başkaydı gerçekten. Güneş yakardı ama bunaltmazdı. Akşam olunca taş duvarlardan serinlik sızardı.
Pencereler açıktı. Televizyon sesleri birbirine karışırdı. Bir evde haberler, diğerinde arabesk müziği, biraz ileride maç anlatımı… Mahalle dediğin şey zaten biraz da birbirinin hayatına uzaktan tanık olmaktı.
O akasya kokusu var ya…
Sanki bütün kasabanın üstüne görünmeyen beyaz bir tül gibi örtülürdü. Çocuklar top oynarken bile havada çiçek kokusu dolaşırdı.
Bisiklet süren bir çocuğun tekerinden, bakkala giden bir annenin eteğinden, kahvede oturan ihtiyarların suskunluğundan bile akasya geçerdi.
Bugün şehirler büyüdü ama kokular küçüldü.
Artık sokaklar eskisi gibi kokmuyor. Betonun kokusu olmaz çünkü.
Camdan yapılmış apartmanlar insanı yağmurdan koruyor belki ama hatıradan mahrum bırakıyor.
Eskiden mahallelerin karakteri vardı. Her sokağın başka sesi, başka gölgesi, başka kokusu olurdu.
Şimdi birbirine benzeyen binaların arasında yönümüzü değil sadece; biraz da ruhumuzu kaybettik.
Belki de bu yüzden insan yaş aldıkça çocukluğunu bir memleketten çok bir iklim gibi özlüyor.
Bir akşamüstü ansızın burnuna akasya kokusu geldiğinde, yıllardır hatırlamadığın bir kapı gıcırtısını anımsıyorsun.
Eskimiş bir terliği. Cam kenarında soğuyan çayı. Sokağın başındaki bakkalı. Ter içinde kalmış çocukluğunu. Bir yerlere yetişmeye çalışmayan günleri…
Çocukluk aslında zamandan çok kokuyla hatırlanıyor.
Çünkü hafıza gözden önce burna emanet.
O sokakların çoğu değişti. Bazı ağaçlar kesildi. Bazı evler yıkıldı. O mahallede yaşayan insanların yarısı başka şehirlere savruldu. Kimisi toprağa karıştı.
Ama insanın içinde yıkılmayan bir mahalle var.
Ne kadar uzaklaşsan da akşamüstü olup rüzgâr hafifçe esti mi, bir yerlerden yine akasya kokusu geliyor. Birden anlıyorsun:
Biz aslında büyümemişiz.
Sadece çocukluğumuz bizden biraz önce eve dönmüş.