Kapı Eşiği
Anadolu'nun eski evleri yalnızca taştan, topraktan, ahşaptan ibaret değildi. Onların gözle görünmeyen bir ruhu, nesilden nesile aktarılan anlatıraları da bulunurdu. Kapı eşiği bunlardan biriydi.
Bugünün insanı için kapı eşiği, bir odadan diğerine geçerken fark edilmeden basılıp geçilen sıradan bir bölüm olabilir.
Eskiler için öyle değildi. Kapı eşiği, biraz yüksekti; ev ile dışarı arasında bir sınırdı.
Bir bakıma dünyanın gürültüsü ile yuvanın huzuru arasında duran sessiz bölgeydi.
Bu yüzden Anadolu'nun birçok yerinde kapı eşiğine oturmak hoş karşılanmazdı. Çocuklar eşiğe oturduklarında büyükanneler hemen uyarırdı:
"Oradan kalk evladım, kapı eşiğine oturulmaz."
Sebebi sorulduğunda ise çoğu zaman şu söz işitilirdi:
"Kapı eşiğine oturanın kapısına alacaklı gelir."
Elbette mesele yalnızca alacaklı meselesi değildi. Bu söz, aslında hayatın tecrübelerinden süzülüp gelen bir öğüttü.
Eşik, geçiş yeriydi. İnsanların girip çıktığı, hareketin hiç eksik olmadığı bir noktaydı. Oraya oturmak hem yolu kapatmak hem de evin düzenini bozmak anlamına gelirdi.
Atalarımız da bu durumu biraz korku, biraz mizah, biraz da öğütle çocukların zihnine yerleştirmişti.
Anadolu insanı hayatı sembollerle anlatmayı severdi.
Ekmek bereketin,
Su hayatın,
Ocak ailenin simgesiydi.
Eşik de hane saadetinin sembolüydü.
Çünkü her gelen misafir önce oradan geçerdi.
Her yolcu son kez orada dönüp eve bakardı.
Askere giden oğul, gurbete çıkan baba, gelin gelen genç kız hep önce eşikte görünürdü.
Belki de bu yüzden kapı eşiğine basmak bile bazı yerlerde saygısızlık sayılmıştır.
İnsanlar eşiği sıradan bir tahta parçası gibi değil, evin namusunu ve huzurunu temsil eden bir sınır olarak görmüşlerdir.
Eşiğin en anlamlı hikâyesi ise gelinlerle ilgilidir.
Anadolu'da yeni gelin eve geldiğinde onu kapı eşiğinde karşılamak başlı başına bir gelenekti.
Gelin, yalnızca bir evin kapısından içeri girmiyordu. O, yeni bir hayata, yeni bir aileye ve yeni sorumluluklara adım atıyordu.
Bu yüzden yaşlı kadınlar gelinin eşikten nasıl geçtiğine dikkat ederlerdi. Kimi yerde gelinin eşiğe basmaması istenir, kimi yerde sağ ayağıyla içeri girmesi uğur sayılırdı. Bazı bölgelerde eşiğe buğday serpilirdi. Çünkü herkes o genç kızın beraberinde bereket, huzur ve mutluluk getirmesini dilerdi.
Eşik, işte tam o anda yalnızca bir kapı parçası olmaktan çıkar, hayatın dönüm noktasına dönüşürdü.
Bugün apartmanlarda yaşıyoruz. Çelik kapılarımız var. Elektronik zil sistemlerimiz, güvenlik kameralarımız var. Ama farkında olmadan birçok şeyi de geride bıraktık. Kapı eşiğine yüklenen anlamlardan biri de buydu.
Eskiden insanlar eve girerken sadece ayakkabılarını değil, bazen günün yorgunluğunu, öfkesini ve dış dünyanın karmaşasını da kapının dışında bırakmaya çalışırlardı. Eşik, ruhun dinlenme yerine giriş kapısıydı.
Şimdi çoğu evde eşikler alçaldı, bazılarında tamamen kayboldu. Fakat hatıralardaki eşikler hâlâ yerinde duruyor. Bir ninenin sesiyle, bir dedenin öğüdüyle yaşamaya devam ediyor:
"Kapı eşiğine oturma evladım..."
Bu sözün içinde yalnızca bir yasak yoktur. Bir ev kültürü, bir hayat terbiyesi ve yüzyılların biriktirdiği incelik vardır.
Çünkü Anadolu'nun insanı bilirdi ki her eşik, iki dünya arasındaki çizgidir. Dışarıdaki hayat ne kadar sert olursa olsun, insan o çizgiyi geçince kendisini evinde hissetmelidir.
Belki de bu yüzden kapı eşiği, evlerin en sessiz ama en çok şey anlatan yeridir.