Bahar ve Çiğdem

Her bahar bir çiçekle başlar, derler.
Kimi için erguvanın mor ihtişamı, kimi için bademin beyaz masumiyeti…

Benim içinse bu yıl, Boyabat’tan gelen bir fotoğrafın içindeki sarı çiğdemle başladı.

Takvim yapraklarının kuru sesi, şehrin yapay ılıklığı değil;
asıl bahar, toprağın kalbinden usulca yükselen o narin çiçekle duyurdu kendini.

Nisan ayındayız ama... Hâlâ kar yağıyor yükseklere.
Dağlarda kar henüz erimemiş. Bazı yerler beyazla örtülü.
Toprak hâlâ kışın ağır sessizliğini taşıyor.

O beyaz örtünün ortasında sarı sarı çiğdemler…
Kışın hükmüne karşı küçük ama kararlı bir itiraz.
Gürültüsüz, iddiasız, fakat derin bir direniş.

Hayat, en çetin şartlarda bile yolunu bulur.

Bğyükşehirde bahar çoğu zaman takvimden ibaret;
betonun arasında açan süs ağaçları, park köşelerinde zoraki yeşeren çimler…

Oysa Boyabat’ın dağlarında, bayırlarında bahar bir hadisedir:
Hissedilir, koklanır, dokunulur.

Çiğdem, bu hadisenin en saf müjdecisi.
Gösterişsizdir, kalabalık istemez.
Karın altından tek başına çıkmayı bilir.

Belki de bu yüzden insana kendini hatırlatır:
İçimizde unuttuğumuz o sade ama güçlü tarafı.

Hayat bazen üstümüze kar gibi çöker; soğuk, ağır, susturucu.
Ama insan da biraz çiğdemdir aslında:
Zamanı gelince, o ağırlığı yarıp başını çıkarır. Sessizce… Ama inatla.

Boyabat’tan gönderilen o fotoğraf, bir manzara değil, bir hatırlatmaydı:
Nereden geldiğimizi, neyi kaybettiğimizi, içimizde hâlâ neyin yaşadığını…

Bazı güzellikler anlatılmaz; yalnızca hissedilir.

Şimdi mega şehirde yürürken, İstiklal Caddesi'nde kalabalığın ortasında, aklımın bir köşesinde o çiğdem var.

Karın ortasında açan, soğuğa rağmen solmayan o küçük çiçek…
Bana fısıldıyor:
“Bahar bazen dışarıda değil, insanın içinde başlar.”

Mesele belki de,
o çiğdemi görebilmekte…