Erfelek Kuzu Kestanesi
Boyabat’ın sokaklarında sonbaharın ilk serin rüzgârları esmeye başladığında, havaya kendine özgü bir koku yayılır.
Ne bütünüyle tatlıdır bu koku ne de acı… Toprağın, ağacın, yağmurun ve zamanın birbirine karıştığı; hafif dumanlı, biraz da hatıraları andıran derin bir kokudur.
Bu yıl da aynı koku Boyabat’ın üzerine çöktü. Sonbaharın habercisi ilk kestaneler pazar tezgâhlarında yerini aldı. İrili ufaklı, parlak kahverengi kabuklarıyla yan yana dizilen kestaneler, sanki mevsimin renklerini bir ressamın fırçasından alıp pazara taşımış gibi...
Kimisi iri; neredeyse bir çocuğun avucunu dolduracak kadar büyük. Kimisi daha küçük… Ama her biri aynı toprağın, aynı emeğin ürünü.
Fiyatlar da boyutuna göre değişiyor. İri kestaneler 750 liradan, küçükleri ise 500 liradan alıcı buluyor.
Kimi için bu rakamlar yüksek olabilir. Fakat kestane, bu coğrafyada yalnızca bir yiyecek değildir. O, bir mevsimin habercisi, çocukluğun hatırası, soba başında geçirilen uzun akşamların sessiz tanığıdır.
Eylülün sonu, ekimin başı…
Erfelek’te kestane ağaçları yapraklarını tamamen dökmeden önce dikenli kabuklarını açar. O dikenli topların içinden parlak kahverengi taneler çıkar. İşte o taneler, dağlardan ve ormanlardan geçerek Boyabat’ın pazarlarına kadar ulaşır.
Erfelek Kestanesi... Namıdiğer Kuzu Kestanesi, Sinop’un Erfelek ilçesinin gür kestane ormanlarında yetişen, kendine özgü aroması ve lezzetiyle tanınan bir kestane türüdür. Yıllardır olduğu gibi bugün de büyük ölçüde el emeğiyle toplanır.
Adamlar hâlâ dikenli kabukların arasında ellerini sakınarak kestane toplar. Kadınlar hâlâ büyük bir sabırla ayıklar, seçer ve çuvallara doldurur.
Çünkü kestane, sabır isteyen bir üründür.
Sert ve dikenli kabuğunun altında yumuşacık, tatlı ve kendine özgü aromasıyla bambaşka bir dünya saklar. Ateşin üzerine konulduğunda kabuğunun çatırdaması ise kışın yaklaştığını haber veren en eski seslerden biridir.
Erfelek Kuzu Kestanesi biraz da bu coğrafyanın karakterini taşır.
Dağların eteklerinde, nemli topraklarda, yağmurla ve güneşle yoğrularak büyür. Gösterişe ihtiyacı yoktur. Sessizdir, mütevazıdır; fakat bir kez tadına varıldığında kendisini unutturmaz.
Bu yılın ilk kestaneleri de öyle…
Boyabat pazarında çuvalların içinde sıralanan kestaneler, henüz ormandan yeni çıkmış olmanın canlılığını taşıyor. Kabuklarının parlaklığı daha solmamış, tazelikleri üzerlerinden henüz silinmemiş.
Müşteri elini uzatıyor; o serin, pürüzsüz kabuğa dokunuyor. Birkaçını avucunda tartıyor, irisini küçüğünden ayırıyor. Sonra cebinden parasını çıkarıyor:
750 lira… 500 lira…
Fiyat değişiyor ama kestanenin taşıdığı anlam değişmiyor.
Çünkü burada satılan yalnızca kestane değil.
Toprağın verdiği bir armağan, insan emeğinin karşılığı ve bir mevsimin hatırası da tezgâhta yerini alıyor.
Sobanın başındaki esnaf kestaneleri tek tek çevirirken, “Bu yıl bereketli geldi,” diyor.
Yanındaki yaşlı kadın küçüklerini torbaya dolduruyor:
“Kuzine sobada pişirir, çocuklara ikram ederiz.”
Biraz ötede genç bir adam irilerini seçiyor:
“Arkadaşlara sürpriz olur.”
Cümleler farklı, niyetler farklı… Ama hepsinin içinde aynı duygu var:
Sonbahar geldi.
Ve sonbaharla birlikte Boyabat’ın tarihi panayırının heyecanı da kendisini hissettirmeye başladı.
Bu mevsimin ve panayırın en eski, en sadık tanıklarından biri yine kestane olacağa benziyor.
Çünkü Boyabat’ın pazarında kestaneler yalnızca satılmaz.
Onlarla birlikte bir mevsim gelir.
Soğuk akşamlar gelir. Sobanın üzerinde çatırdayan kestaneler, kuzinenin etrafında toplanan aileler, evin içine yayılan o sıcak ve unutulmaz koku gelir.
Çocukluk gelir…
Hatıralar gelir…
İnsan, farkında olmadan yıllar öncesine gider.
Bugün kestanenin fiyatı 750 lira da olabilir, 500 lira da…
Ama o kestanenin içinde parayla ölçülemeyecek başka bir değer vardır.
Bir parça orman, biraz toprak, biraz emek, biraz sabır ve koca bir mevsim…
Belki de bu yüzden Boyabat tezgâhlarına ilk kestaneler geldiğinde şehir sadece sonbaharın geldiğini anlamaz.
Kendinden bir parçayı da yeniden hatırlar.
Çünkü bazı şeyler yalnızca yenmez.
Bazı şeyler yaşanır.