80’lerde Boyabat’ta Hayat
1980’lerin Boyabat’ı, bugünün aceleci dünyasına hiç benzemezdi.
Saatler, ezanın, çarşıdan yükselen esnaf seslerinin, sokaktan geçen seyyar satıcının çağrısının ve komşunun kapıya vuran nazik tıkırtısının peşinden giderdi.
Hayat daha yavaştı.
Ama belki de bu yavaşlığın içinde daha çok insan, daha çok sohbet, daha çok hatıra vardı.
Bugün geriye dönüp baktığımızda, o yılların Boyabat’ı sadece bir ilçe görüntüsü olarak kalmaz zihnimizde. Bir sesler, kokular ve yüzler şehri olarak belirir. Orta Çarşı’nın hareketliliği, fırından yayılan ekmek kokusu, kahvelerden yükselen çay ve sohbet sesleri, mahalle aralarında oynayan çocukların bağırışları, köylerden gelen insanların çarşıya taşıdığı canlılık…
Hepsi aynı büyük hikâyenin parçalarıydı.
O yıllarda Boyabat’ın merkezi henüz bugünkü kadar genişlemiş değildi.
İlçe merkezi yaklaşık 14 bin civarında bir nüfusuyla, insanların birbirini tanıdığı, mahallelerin birbirine yabancı olmadığı bir yerdi. Bir yere giderken adres tarif etmek için çoğu zaman sokak adı bile gerekmezdi.
“Şu filancaların evinin yanı…”
“Caminin arkasındaki sokak…”
“Çeşmenin karşısı…” yeterdi.
Çünkü herkes birbirini tanırdı.
Çocukların dünyası ise bambaşkaydı.
Okuldan çıkan çocuk, eve kadar koşar; annesinin hazırladığı yemeği aceleyle yer, çantasını bir kenara bırakır ve yeniden sokağa fırlardı.
Sokaklar çocukların oyun alanıydı.
Top oynanır, misket yuvarlanır, saklambaç oynanır, bisiklete binilir; bazen de hiçbir oyun planlanmadan saatlerce dolaşılırdı.
Bir arkadaşın kapısı çalınır:
“Ahmet, dışarı çıkacak mısın?”
Bir başkasının penceresine seslenilir:
“Mehmet! Hadi, top oynuyoruz!”
Cep telefonu yoktu.
Mesaj yoktu.
İnternet yoktu.
Çocukların birbirine ulaşmak için kullandığı en gelişmiş iletişim teknolojisi, apartman penceresinden bağırmaktı.
Gariptir; herkes birbirini bulurdu.
Çocukların dizleri yara olur, üstleri başları toz içinde kalırdı. Bisikletler kasksız sürülür, bahçe hortumundan su içilir, hava kararmaya başlayınca annelerin sesi sokakta yankılanırdı:
“Eve gel!”
O çağrı, günün bittiğini haber verirdi.
1980’lerin Boyabat’ında sabahın ayrı bir kokusu, ayrı bir sesi vardı.
Orta Çarşı, günün erken saatlerinden itibaren hareketlenmeye başlardı.
Gazete almak isteyenler, dükkânların kepenklerinin açılmasını bekler; esnaf dükkânının önünü süpürür, tanıdıklar birbirine selam verir, köyden gelenler çarşıdaki işlerini görmek için dükkân dükkân dolaşırdı.
Gazeteci Bekir Elkovan’ın dükkânı da bu hareketliliğin önemli duraklarından biriydi.
Tercüman, Hürriyet, Milliyet, Günaydın…
Gazetelerin taze mürekkep kokusu, sabahın çarşı havasına karışırdı.
Gazete almak yalnızca haber edinmek değildi.
Bir alışkanlıktı.
Bir buluşmaydı.
Bir sohbet vesilesiydi.
Gazeteyi alan kişi çoğu zaman hemen uzaklaşmaz, birkaç dakika çarşıdaki tanıdıklarıyla konuşurdu. Kimin oğlu askerden gelmiş, kimin kızı evlenmiş, hangi köyde düğün var, tarlaların durumu nasıl, şehirde ne olmuş…
Haberler yalnızca gazetenin sayfalarında değil, insanların dilinde de dolaşırdı.
Bugünün sosyal medyasının yaptığı şeyi, o zamanlar çarşı yapardı.
Çarşı, Boyabat’ın canlı haber ağıydı.
Mahalle hayatının unutulmaz seslerinden biri de seyyar satıcıların çağrılarıydı.
Uzaklardan gelen uzun bir ses duyulurdu:
“Nayloncuuu!”
Çocuklar hemen pencerelere koşardı.
Nayloncu Hasan Amca, omzunda battal çuvalı, el arabasında renk renk leğenler, taslar, plastik kaplar ve ev ihtiyaçlarıyla mahalle aralarında dolaşırdı.
Onun hangi gün, yaklaşık hangi saatte geçeceğini bilenler vardı.
Kadınlar kapıya çıkar, alışveriş yapılır, fiyat konuşulur, ardından birkaç dakikalık mahalle sohbeti başlardı.
Çocukların ilgisini ise en çok renkli plastik eşyalar çekerdi.
Bugün sıradan görünen bir leğen, bir tas veya plastik kap; o günün çocuğu için renkli ve ilgi çekici bir dünyaydı.
Seyyar satıcıların sesleri, o dönemin mahallelerinin âdetâ müziğiydi.
“Nayloncu!”
“Eskici!”
Her ses, mahallenin hayatına başka bir renk katardı.
1980’lerin Boyabat’ında komşuluk, bugünkü anlamıyla yalnızca “merhaba” demek değildi.
Komşuluk bir dayanışma biçimiydi.
Bir evde yemek pişmişse kokusu yan eve ulaşırdı.
Bir komşu hastalanmışsa kapısı çalınırdı.
Birinin evinde düğün varsa bütün mahalle hazırlığa katılırdı.
Misafir geldiğinde evde ne varsa sofraya konurdu.
“Yeter mi?” sorusu yerine,
“Biraz daha al.”
denirdi.
Çünkü ikram, sofranın bolluğuyla değil, gönlün genişliğiyle ölçülürdü.
Bir tabak yemek, bir tas çorba, birkaç parça yufka…
Bazen küçük görünen bu paylaşımlar, insanların birbirine ne kadar bağlı olduğunu gösterirdi.
Kapılar daha kolay açılırdı.
Çay daha kolay demlenirdi.
Sohbet daha uzun sürerdi.
İnsanların birbirine ayıracak zamanı vardı.
Ramazan geldiğinde Boyabat’ın havası değişirdi.
Gündüzün hareketliliğinin üzerine akşam yaklaşırken başka bir heyecan çökerdi.
Fırınların önü, çarşı, cami çevreleri hareketlenirdi.
İftar saatine doğru evlerde ayrı bir telaş başlardı.
Sofralar hazırlanır, ezanın okunması beklenirdi.
Sonra akşam ezanı…
Ardından top sesi.
Ve bir anda bütün evlerde aynı huzur.
Ramazan, sadece oruç tutulan bir ay değil; paylaşmanın, sabrın ve komşuluğun daha görünür hâle geldiği bir dönemdi.
Beyazıt Camii’nde itikâf da o yılların manevi hayatında ayrı bir yere sahipti.
Ramazan’ın son günlerinde camiye çekilen kişi, dünyalık işlerden uzaklaşarak ibadete yönelirdi.
Onun sahur ve iftar ihtiyacının çevredeki esnaf ve vatandaşlar tarafından karşılanması, Boyabat’ın dayanışma kültürünün sessiz örneklerinden biriydi.
Kimse bunu büyük bir iyilik olarak anlatmazdı.
Çünkü paylaşmak zaten hayatın doğal bir parçasıydı.
Çocuklar için camilerin, kandillerin, teravihlerin ve gece sessizliğinin kendine özgü bir gizemi vardı.
Büyükler içinse Ramazan, kalbin biraz daha yavaşladığı, insanın kendisini ve çevresini yeniden hatırladığı bir zamandı.
1980'lerin Boyabat'ını köylerden ayrı düşünmek mümkün değildi.
Boyabat’ın gerçek hayat damarlarından biri köylerdi.
Köylerden ilçe merkezine gelen insanlar çarşının canlılığını artırırdı.
Köyden gelen yumurta, süt, peynir, tereyağı, sebze, meyve ve diğer ürünler pazara taşınır; şehirden köye ise ihtiyaç duyulan başka ürünler götürülürdü.
Köy ile şehir arasında bugünkü kadar keskin bir mesafe yoktu.
İnsanların bir ayağı köyde, diğer ayağı çarşıdaydı.
Tarla, bahçe, hayvan, orman ve pazar hayatın birbirine bağlı parçalarıydı.
Çeltik tarlaları Gökırmak’ın bereketiyle yeşerirken, tarımsal hayat yalnızca ekonomik bir faaliyet değil, ailelerin gündelik düzeninin de temeliydi.
Tarlada çalışmak, harman zamanı, hasat, ürünün pazara götürülmesi…
Bunların her birinin ayrı bir mevsimi, ayrı bir telaşı vardı.
İlkbaharın gelişiyle Boyabat çevresindeki ormanlarda başka bir hareketlilik başlardı.
Höbelen mantarı zamanı geldiğinde kadın, erkek, genç, yaşlı; eline sepetini alan orman yollarına düşerdi.
Sabahın erken saatlerinde yola çıkılırdı.
Ormanın kokusu, toprağın nemi ve ilkbaharın serinliği eşliğinde mantar aranırdı.
Bulunan her höbelen, sepetin içine konurken ayrı bir sevinç olurdu.
Çünkü höbelen yalnızca sofraya gelen bir yiyecek değildi.
Kimi aile için ek gelir, kimi için kışlık hazırlık, kimi için çocukluğun ve gençliğin güzel bir hatırasıydı.
Taze olarak satılır, evlerde pişirilir, kurutularak kışa saklanırdı.
Böylece orman, sadece ağaçların bulunduğu bir alan değil; insanların geçimine, mutfağına ve hafızasına katkıda bulunan bir hayat alanıydı.
O yılların hikâyesi anlatılırken köy kadınlarının emeğini unutmamak gerekir.
Sabah ezanıyla birlikte gün başlardı.
Ocak yakılır, ekmek hazırlanır, yufka açılır, hayvanların işleri görülür, tarlaya gidilir.
Akşam olduğunda ise gün henüz bitmiş sayılmazdı.
Ev işleri, çocuklar, yemek, hazırlık…
Kadının emeği hayatın her yerindeydi.
Göynek, şalvar ve çember yalnızca birer kıyafet değildi.
Bir dönemin yaşam biçimini taşıyan unsurlardı.
Özellikle çember, kadınların günlük hayatının ayrılmaz parçalarından biriydi.
El emeği, göz nuru, motifler ve renkler; zamanla yalnızca başlarda değil, evlerin çeşitli köşelerinde de yaşamaya devam etti.
Bugün bir sandığın içinden çıkan eski bir çember, belki de bir ailenin onlarca yıllık hikâyesini yeniden anlatmaya yeter.
1980’lerde düğünler başka türlüydü.
Düğün yalnızca iki insanın evlenmesi değildi.
İki ailenin, iki akraba çevresinin, hatta çoğu zaman bütün mahallenin bir araya gelmesiydi.
Davulun sesi duyulduğunda herkesin kulağı ona çevrilirdi.
Zurna başladığında çocuklar sokağa dökülür, gençler düğün yerine yönelir, büyükler sohbet ederdi.
Düğün evinde kazanlar kaynar, sofralar hazırlanırdı.
Herkes elinden geleni yapardı.
Boyabat Panayırı ise ayrı bir âlemdi.
Panayır zamanı ilçenin havası değişirdi.
Köylerden, çevre yerleşimlerden insanlar gelir; çarşı, pazar ve panayır alanı hareketlenirdi.
Alışveriş yapılır, akrabalar ziyaret edilir, misafirler ağırlanırdı.
Çocukların gözünde panayır ise başka bir dünyaydı.
Renkli tezgâhlar, kalabalık, sesler, yiyecekler ve alınan küçük hediyeler…
Panayır, yalnızca ekonomik bir etkinlik değil, toplumun buluşma günlerinden biriydi.
1980’lerde televizyon hayatın merkezine yeni yeni daha fazla yerleşiyordu.
Ama seçenek bugünkü gibi sonsuz değildi.
Televizyon açılır, aile aynı ekranın karşısında otururdu.
Bir programı herkes birlikte izlerdi.
Bir dizinin ertesi günkü konuşması mahallede devam ederdi.
Radyonun da hayatımızda ayrı bir yeri vardı.
Türküler, haberler, maçlar ve programlar radyodan takip edilirdi.
Kahvelerde ise çay bardaklarının şıkırtısı, tavla taşlarının sesi, domino taşlarının masaya vuruluşu ve bitmeyen sohbetler vardı.
Kahve, yalnızca çay içilen bir yer değildi.
Mahallenin erkeklerinin buluşma noktası, haberleşme merkezi, bazen de günün meselelerinin konuşulduğu küçük bir meclisti.
Bugün geçmişi hatırlarken belki de en çok şaşırdığımız şeylerden biri budur:
Teknoloji azdı ama zaman çoktu.
Bir telefon görüşmesi için sabit telefonun başına geçilirdi.
Uzaktaki akrabaya mektup yazılırdı.
Fotoğraf çekmek için fotoğraf makinesi bulunması gerekirdi.
Bir fotoğrafın çekilip albüme girmesi bile küçük bir olaydı.
Bugün yüzlerce fotoğrafı birkaç dakikada çekiyoruz; fakat çoğu zaman dönüp bakmıyoruz.
O zamanlar ise çekilen birkaç fotoğrafın her birinin ayrı bir hikâyesi olurdu.
İnsanlar birbirlerinin yüzüne bakarak konuşurdu.
Misafirlikler daha uzundu.
Çay sohbetleri daha uzun sürerdi.
Çocuklar daha fazla sokakta, büyükler daha fazla kapı önünde, insanlar daha fazla birbirlerinin hayatındaydı.
Elbette 1980'lerin Boyabat'ı bir masal değildi.
Ekonomik sıkıntılar vardı.
İmkânlar bugünkü kadar geniş değildi.
Bazı ihtiyaçlara ulaşmak zordu.
Köylerden kente göç yavaş yavaş artıyordu.
Gençlerin daha iyi bir hayat için büyük şehirlere yönelme düşüncesi giderek güçleniyordu.
Fakat bütün bu zorlukların arasında güçlü bir sosyal bağ vardı.
İnsanlar yalnız kaldığında birileri kapısını çalardı.
Bir düğünde herkesin işi olurdu.
Bir cenazede herkes omuz verirdi.
Bir hastalıkta komşu komşunun yanında dururdu.
Bir evde sevinç varsa o sevinç başkalarına da bulaşırdı.
Bir evde hüzün varsa o hüzün paylaşılırdı.
Belki de dönemin en büyük zenginliği buydu.
Bugün Boyabat’ın sokaklarında yürürken, şehir değişmiş olsa da hafızanın bazı köşeleri hâlâ yerli yerindedir.
Bir sokak başı…
Eski bir dükkân…
Bir çeşme…
Bir evin duvarı…
Bir caminin avlusu…
İnsana yıllar öncesini hatırlatabilir.
Bazen eski bir gazete kokusu duyulur gibi olur.
Bazen uzaktan bir seyyar satıcının sesi gelir sanırsınız.
Bazen bir düğünde duyulan davul sesi, sizi yıllar öncesine götürür.
İnsan bir anda çocuk olur.
Tozlu bir sokakta bisiklet süren, akşam ezanına kadar oyun oynayan, annesinin çağrısıyla eve dönen o çocuk…
Bellek geçmişi olduğu gibi saklamaz.
Bazı şeyleri siler, bazılarını büyütür, bazılarını ise hiç unutmaz.
Ama 1980'lerin Boyabat'ına ilişkin hatırlanan en güçlü şeylerden biri, insanların birbirine daha yakın oluşudur.
Komşuluk vardı.
Paylaşmak vardı.
Sabır vardı.
Sohbet vardı.
Sokak vardı.
Çocukluk vardı.
Bütün bunların üzerinde, insanların kendilerini büyük bir topluluğun parçası olarak hissettiği bir hayat vardı.
Belki bugün teknolojiyle birbirimize hiç olmadığı kadar bağlıyız.
Fakat geçmişe dönüp baktığımızda, o yıllarda insanların birbirlerine başka türlü bağlı olduğunu fark ediyoruz.
Bir telefon rehberinde yüzlerce isim yoktu belki.
Ama bir mahallede yüzlerce tanıdık yüz vardı.
Sosyal medya yoktu.
Ama sosyal hayat vardı.
Mesajlaşma uygulamaları yoktu.
Ama kapılar çalınırdı.
Görüntülü görüşme yoktu.
Ama insanlar birbirinin gözünün içine bakardı.
Belki de en önemlisi… İnsanların birbirine ayıracak zamanı vardı.
80'lerin Boyabat'ı bugün artık geride kalmış bir zaman dilimidir.
O yılların çocukları büyüdü.
Bazıları büyük şehirlere gitti.
Bazıları dünyanın başka yerlerine savruldu.
Bazıları ise doğduğu topraklarda kaldı.
Eski dükkânların bir kısmı kapandı.
Bazı evlerin yerinde yeni binalar yükseldi.
Mahallelerin çehresi değişti.
Çocukların oyunları değişti.
Çarşının sesi değişti.
Ama hafıza değişmedi.
Çünkü şehirleri yalnızca binalar yaşatmaz.
Şehirleri insanlar yaşatır.
Bir gazete bayisinin önünde bekleyenler…
Mahalle arasında “nayloncu” sesini duyunca kapıya çıkanlar…
Ramazan gecelerinde camiye gidenler…
Ormanda höbelen arayanlar…
Çeltik tarlalarında çalışanlar…
Düğünlerde davulun peşinden giden çocuklar…
Panayır günü akrabalarını bekleyen aileler…
Kahvede çayını yudumlarken memleket meselelerini konuşanlar…
İşte 1980'lerin Boyabat'ı biraz da onların hikâyesidir.
O yüzden geçmişe bakmak yalnızca nostalji değildir.
Bir toplumun nasıl yaşadığını, nasıl dayanıştığını, neyi değerli bulduğunu anlamaktır.
Bugünün hızlı dünyasında bazen durup o yılları hatırlamak iyi gelir.
Çünkü 1980'lerin Boyabat'ı bize belki de çok basit bir şeyi hatırlatır:
İnsan, sahip olduklarının çokluğuyla değil; birbirine ne kadar yakın olduğuyla da zengindir.
Belki de o yılların en büyük zenginliği buydu.
Boyabat'ta hayat daha sade, imkânlar daha sınırlı, dünya daha küçüktü.
Ama insanlar birbirine daha yakındı.
Sokaklar çocuk sesleriyle doluydu.
Kapılar daha sık çalınırdı.
Sofralar daha kolay paylaşılırdı.
Çarşıda herkes birbirini tanırdı.
Birinin derdi, ötekinin meselesi olurdu.
Bugün geriye dönüp baktığımızda, 1980'lerin Boyabat'ı yalnızca geçmişte kalmış bir ilçe değildir.
O, bir neslin çocukluğu, bir neslin gençliği, bir toplumun birlikte yaşama biçimidir.
Belki de bu yüzden, yıllar geçse de o günlerin sesi tamamen susmaz.
Bir gazete sayfasının hışırtısında, uzaktan gelen bir “nayloncu” çağrısında, eski bir çemberin motifinde, davul-zurna sesinde, Beyazıt Camii'nin avlusunda, Gökırmak'ın kıyısında, bir köy yolunun tozunda ve çocukluğumuzun artık geri dönmeyecek sokaklarında, 80'lerin Boyabat'ı hâlâ yaşamaya devam eder.
Çünkü bazı şehirler haritalarda değil, insanın hafızasında yaşar.
Boyabat da onlardan biridir.