ÇOCUKLUK ANILARIM!
“Çocukluk Hatırası Ve Kültürel Hafıza.”
Daha önce yayımladığım “Çocuk-Oyuncak İlişkisi” başlıklı yazımda, “Çocuk olduk ama çocukluğu yaşamadık.” demiştim ve bir ironi ile günümüz çocuklarının oyuncak ilişkilerini anlatmaya çalışmıştım.
Yazıya gelen yorumlardan anladım ki, herkesin dile getiremediği, gönlünde bir ukde olarak kalan çocukluk hatıraları var.
O yazıda kendi çocukluğumdan örnekler verdim; köy çocuklarının oyuncağa ulaşma zorluğu ile oyuna doyamadıklarını anlatmaya gayret etim.
Ayrıca erken yaşta evlendirilen çocukların nasıl ağır sorumluluklar altına sokulduklarını, ailelerin çocuklarından beklentilerini ve çocukluk çağının çoğu zaman hayatın meşakkatleri arasında kaybolup gittiğini anlatmaya çalışmıştım.
Bu yazıma gelen iletiler, beni kendi çocukluğumun başka bir tarafına götürdü.
Köy çocuklarının oyun alanıyla ilgili öyle köklü ve güzel hatıralar ortaya çıktı ki, doğrusu benim de zaman içerisinde unuttuğum birçok şeyi yeniden hatırlamamı sağladı.
“Tot”, “koç”, “çelik çomak”, “çizgi”, “birdirbir”, “saklambaç”, “esir”, “ceviz”, “üç taş, beş taş, dokuz taş, on iki taş”, “yakantop”…
Yazarken aklıma gelmeyen daha nice oyunlar, gelen mesajlar sayesinde yeniden hafızamda canlandı.
Çocukluğumda iyi bildiğim bu oyunların nasıl oynandığını ise genel olarak unutmuştum. Çünkü ziyaretlerimi saymazsak yaklaşık elli yıldan fazladır memleketimin dışında yaşıyorum.
Bu oyunlarla ilgili bugüne kadar herhangi bir çalışma da yapmamıştım.
Halbuki bu oyunların çoğunu bilirdim ve çocukluğumuzun ayrılmaz bir parçasıydı onlar. Bazen bir top, bazen birkaç taş, bazen bir değnek, bazen de yalnızca geniş bir toprak parçası yeterdi oyun kurmaya.
Bugün düşündüğümüzde şaşırtıcı gibi geliyor insana.
Çünkü bizim çocukluğumuzda oyuncak satın almak zorunda değildik.Alamazdık da zaten.Oyuncağı da oyunu da kendimiz üretirdik.
Toprağı oyun alanına, taşı oyuncağa, değneği bazen bir ata, bazen bir silaha, bazen de oyunun kuralına dönüştürürdük.
Belki de bu yüzden o oyunların her birinin içinde biraz hayal gücü, biraz arkadaşlık, biraz mücadele ve biraz da hayat vardı.
Nasip olursa, unuttuğum bu oyunları bilenlerle konuşup ayrıntılı ve anlaşılır bir şekilde yazılı hâle getirmeyi bir kenara not etmiş bulunuyorum.
Çünkü bugün fark ediyorum ki biz yalnızca oyunlarımızı değil, oyunlarımızla birlikte çocukluğumuzun bir bölümünü de unutuyoruz.
Geçmiş yıllarda ziyaretinde bulunduğum Boyabat eski Kaymakamı Sayın Ünal Çakıcı Beyefendi de “kırsal kültürün” yazılmasının önemine işaret ederek, köylerdeki yaşlılarımızla konuşulup yaşanan kültürümüzün yazılı hâle getirilmesinin iyi olacağını söylemişti.
Kaymakam Bey’in bu düşüncesine kalben katılmış ve bunun gerçekten yerinde bir uygulama olacağını ifade etmiştim.
Bugün o konuşmayı yeniden hatırlıyorum.
Çünkü kırsal kültürümüz yalnızca tarımdan, hayvancılıktan, düğünlerden, bayramlardan veya geleneklerden ibaret değildir. Çocukların oynadığı oyunlar da o kültürün önemli bir parçasıdır.
Kırsal kültürümüzü kapsayan oyunlarımızı ayrıntılarıyla kayıt altına alabildiğimizde, şehirleşmenin etkisiyle kaybolan veya unutulan kültürümüzün birçok unsuru yeniden kazanılabilir.
Gerçekten de hayatın meşakkati, zamanın geçmesi ve insanların farklı yerlere savrulması geçmişte oynanan oyunların çoğunu bizlere unutturdu.
Oysa bunlar yalnızca çocukların vakit geçirmek için oynadığı oyunlar değildi.
Her oyunun kendine göre bir kuralı ve birde dili vardı.
Ayrıca oyunların içinde arkadaşlık, paylaşma, mücadele, kazanma ve kaybetmeyi öğrenme vardı.
Çocuk, oyunun içinde hem kendisini hem de arkadaşlarını tanıyordu.
Bazen kazanıyor, bazen kaybediyordu.Kavga ediyor, barışıyor; düşüyor, kalkıyor; yeniden oyuna dönüyordu.
Belki de hayatı küçük yaşlarda öğrenmenin en doğal yollarından biri buydu.
Bu oyunların yazılması, bugün bilmeyenlere onları yeniden öğretmek açısından da kolaylık sağlayacaktır. Yazılı hâle getirilmediğinde ise mutlaka unutulacaktır.
Çünkü hafıza, kayıt altına alınmayanı zamanla kaybediyor.
Gelecek kuşakların geçmişi bilmesi, “günü yaşayanların” yarına bıraktığı kayıtlarla mümkün olabilir. Bizim de dünü bilmemiz, “o günü yaşayanların” yaşadıklarını bizlere aktarması ile mümkün olmaktadır.
Geçmişten geleceğe kültür kaynaşması da ancak o kültürün yaşatılmasıyla mümkün olur.
Zira “Dününü bilmeyenler, yarınlarını inşa edemezler.”
Geçen haftaki yazımızda köydeki çocukların iş ve oyun ilişkisini ortaya koymaya çalışırken kendi çocukluğumuzdan da örnekler vererek 1960’lı yılların çocuk-oyuncak ilişkisini işlemek istemiştim.
Fakat yazımız, zaman içerisinde başka bir yere doğru evrildi.
Bir çocukluk hatırasından hareketle, unutulmaya yüz tutmuş oyunlarımızı ve kırsal kültürümüzü yazılı hâle getirme düşüncesine ulaştık.
Belki de yazının asıl güzelliği de burada.
Çünkü bazen bir hatıra yalnızca geçmişi anlatmaz; geçmişin bize bıraktığı emaneti de hatırlatır.
Çocukluk, oyun ve oyuncak derken şehir hayatında ve apartman dairelerinde yaşayan çocukların toprakta oynama serbestliğine ulaşamadıklarını da hatırlatır.
Elbette zaman değişti.
Şehirler büyüdü.
Apartmanlar çoğaldı.
Çocukların güvenliği konusunda ailelerin kaygıları arttı.
Bunların hepsini anlamak mümkündür.
Fakat kontrol ve baskı altında, “Her şeyi kırarsın, dökersin; dur, git!” türünden sürekli telkinlerle büyüyen çocukların dünyasında da başka bir problem ortaya çıkabiliyor.
Çocuğu korumak başka şeydir, onu hayatın bütün zorluklarından uzak tutmak başka…
Çocuğun düşmesine hiç izin vermemek, onun nasıl kalkacağını öğrenmesini engelleyebilir.
Çocuğun her hatasını önceden engellemek, zamanla hata yapmaktan korkmasına neden olabilir.
Bu şartlarda, baskılara boyun eğen, kendi kararlarını vermekte zorlanan ve hayat karşısında çekingen gençler yetiştirmekten korktuğumu da ifade etmeliyim.
Köyde veya şehirde çocukların dengeli yetişmemesi; kişisel sorumluluk taşımadan, “el bebek gül bebek” şeklinde büyümeleri de, tam tersine ezik ve yetersiz hissettirilerek yetişmeleri de ileride çekingenliğe ve güvensizliğe neden olabilmektedir.
Çocuk, sevgiye de ihtiyaç duyar; sorumluluğa da.
Korunmaya da ihtiyaç duyar; kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenmeye de.
Bizim çocukluğumuz arzu edilen bir çocukluk olmadı.
Bunu bugün geçmişe dönüp baktığımda daha iyi anlıyorum.
Ama o çocukluk bize önemli bir öğreti kazandırdı:
Mukavemetli olmayı…
Zor şartların üstesinden gelmeyi…
Yokluk karşısında çözüm üretmeyi…
En önemlisi de birçok olumsuzluğun gayret ve sabırla aşılabileceğini öğrenmeyi…
Belki oyuncağımız azdı ama hayalimiz çoktu.
Belki imkânlarımız sınırlıydı ama arkadaşlığımız güçlüydü.
Belki toprakta, taşın üzerinde, bazen yağmurun ve çamurun içinde oynuyorduk; ama o oyunların bize öğrettiği hayat dersleri vardı.
Çocuklarımızı ise kendi çocukluğumuzdan daha iyi şartlarda yetiştirmeye çalıştık.
Onların bizim çektiğimiz sıkıntıları çekmesini istemedik.
Onlara daha güzel imkânlar sunmaya gayret ettik.
Lakin bütün bunlara rağmen, içimizde bir duygu hep kaldı:
Serbest bir çocukluk hissi…
Belki de çocukluğumuza dair anılara bu kadar çok takılmamız bundandır.
Bugün eski bir oyunun adını duyduğumuzda neden yıllar öncesine gidiyoruz?
Bir arkadaşımızın söylediği tek bir kelime neden bizi çocukluğumuzun sokağına, köyüne, okuluna veya oyun alanına götürüyor?
Çünkü insanın hafızasında çocukluğun bıraktığı iz kolay kolay silinmiyor.
Bir oyun adı bazen bir köyü hatırlatıyor.
Bir taş, bir değnek, bir top bazen yıllar öncesini yeniden karşımıza çıkarıyor. Ve anlıyoruz ki biz aslında yalnızca oyunlarımızı değil, hayatımızın bir dönemini de hatırlıyoruz.
Belki de bugün bize düşen görev, kendi çocukluğumuzu yalnızca hatırlamak değil; o dönemin güzel taraflarını gelecek kuşaklara aktarabilmek.
Köylerimizde, mahallelerimizde, yaşlılarımızın hafızasında hâlâ nice unutulmuş oyun, gelenek, söz, deyim, töre ve hatıra bulunuyor.
Bunların hepsi birer kültür hazinesidir.
Yeter ki soralım.
Yeter ki dinleyelim.
Yeter ki yazalım.
Çünkü yazılmayan hatıra, zamanla unutulmaya mahkûmdur.
Kim bilir?
Belki de çocukluğumuza olan bu özlemimizin asıl sebebi, kaybettiğimiz oyuncaklar değil; kaybettiğimiz o serbest, sade ve samimi hayat duygusudur.
Nezih Yıldırım
ÇOCUKLUK ANILARIM!
Nezih Yıldırım
Yorumlar