ANILAR VE AKLIMDA KALANLAR
Yetmiş yıl yaşamış bir insana, “Dünyadan ne anladın?” diye sorulsa, genel olarak vereceği cevap : “Hiçbir şey anlamadım.”olurdu.
Çünkü insan,yaşadıklarına ve yaptıklarına bakmaz ve yapamadıkları için hayıflanmakla ömrünü tüketir.
Yapmak istediklerini ise düşünüp durur; geçmişin su gibi akıp gittiğini, geleceğin hiç gelmeyecekmiş gibi göründüğünü, zaman ilerledikçe anlar.
Oysa bir gerçek vardır ki:Geçen zaman, insanın hafızasında yaşamaya devam eder.
Çok insan, yaşadığı güzel veya ilginç olayları hatırlar; kimi zaman bir söz, kimi zaman bir insan, kimi zaman da küçücük bir olay yıllar sonra yeniden zihninde canlanıverir. Sonra da bu anıları başkalarıyla paylaşmak ister.
Bende de böyle bir hâl olmuş olmalı ki, bugün geçmişe dair bazı anılardan ve yıllar içinde aklımda kalan bir iki olaydan söz etmek istedim.
ÇALIŞARAK BAŞLAYAN BİR HAYAT
Öncelikle söyleyeyim ki, benim ilkokuldan sonraki tahsil hayatım, birçok kişiden farklı olmuştur.
On üç yaşından itibaren lokantalarda ve değişik iş yerlerinde çalışarak kendi harçlığımı kazanmak zorunda kaldım. Kimseden beş kuruş harçlık almadım,kendi imkânlarımla ayakta durmaya ve tahsilimi tamamlamaya çalıştım.
Belki de bu yüzden hayatın okulunun yalnızca sınıflardan ve kitaplardan ibaret olmadığını erken yaşlarda öğrendim.
Çalışma hayatım içerisinde turizm sektörü, ufkumu genişleten önemli bir dönem oldu.
Özellikle Anadolu Kulübü’nde çalışmam, benim için sadece bir iş değil, aynı zamanda hayatın ve siyasetin önemli isimlerini yakından tanıma fırsatıydı.
Anadolu Kulübü, Atatürk’ün emriyle Ankara’da milletvekilleri ve senatörlerin bir araya gelerek kaynaşmalarını sağlamak amacıyla, İsmet Paşa ve arkadaşları tarafından Dernekler Kanunu’na göre kurulmuştu.
Atatürk’ün tavla oynarken çekilmiş meşhur fotoğraflarından birinin de burada çekildiği söylenir.
Burası, özellikle 1990’lı yıllara kadar Ankara siyasetinin önemli buluşma merkezlerinden biriydi.
Ben de 1976’da, memuriyete girinceye kadar burada çalıştım. Bu süre içerisinde birçok olaya, sohbetlere ve siyasi değerlendirmelere yakından şahit oldum.
O günlerde bana ilginç gelen bazı olayları zaman zaman kaleme aldım ve sizlerle paylaştım.
Bugün bunlardan birkaçını yeniden paylaşmak istiyorum.
“TADIMIZ YOK AMA ŞEKERİMİZ İYİ”
Bu söz, merhum Osman Bölükbaşı’na aittir.Kendisinin anlattığına göre, Osman Bölükbaşı bir gün Meclis koridorlarından geçerken İsmet İnönü ile karşılaşır. Paşa kendisine sorar:
— Osman Bey, nasılsınız?
Bölükbaşı’nın cevabı hazırdır:
— Paşam, tadımız yok ama şekerimiz gayet iyi!
Ben bu güzel nükteyi Osman Bölükbaşı’ndan bizzat dinleyerek nakletmiştim.
Tek cümleyle hem hâlini anlatmak hem de karşısındakine tebessüm ettirmek… İşte siyasetçiliğin eski zamanlarından kalan güzel bir üslup.
Bugün böyle nükteli, ölçülü ve düşündüren sözleri ne kadar arıyoruz!
“YARAMAZ ÇOCUKLAR”
Bir başka hatıram ise 1980 darbesinden sonraki günlere ait.
Süleyman Demirel, parti kurma çalışmaları sırasında yine Anadolu Kulübü’nde arkadaşlarıyla toplanmıştı. Bu toplantılarda elbette yalnızca yemek yenmiyor, siyasi değerlendirmeler yapılıyor ve verilecek mesajlar da konuşuluyordu.
Partinin kurulması ve iktidar olabilmesi konusunda iyimser konuşanlara, dönemin askerî konseyinin veto yetkisini de ima ederek, Demirel şöyle bir hikâye anlatıyordu:
Bir kaplumbağa yürüyormuş.
“Nereye gidiyorsun?” diye sormuşlar.
— Şu karşı dağın zirvesine çıkacağım, demiş.
— Sen bu gidişle dağın zirvesine nasıl çıkacaksın? Çıkamazsın, demişler.
Kaplumbağa cevap vermiş:
— Çıkarım, çıkarım… Beni kendi hâlime bıraksalar çıkarım. Ama şu karşı köyde yaramaz çocuklar var. Beni sırtüstü çeviriveriyorlar. Eğer o çocuklar müsaade etseler, ben o dağın zirvesine çıkarım.
Demirel’in anlatmak istediği açıktı:
Partiyi kurabilirsek, fakat “yaramaz çocuklar” da müdahale etmezse, hedefimize ulaşırız.
Sonraki yıllarda “yaramaz çocuklar” sözü, özellikle üst bürokratlar arasında işlerin yolunda gitmediği veya birilerinin müdahalesi olduğu durumlarda kullanılan, ve hafızalarda kalan bir ifade hâline geldi.
Bazen bir siyasi dönemi anlatmak için uzun uzun tarih yazmaya gerek yoktur.
Bir hikâye, bir benzetme ve birkaç kelime koca bir dönemi anlatmaya yeter.
LİSTELERDEKİ CENTİLMENLİK
Bir başka hatıram da 1995 seçimleriyle ilgili.
Refah Partisi, milletvekili aday adaylarını Genel Merkez’e çağırmış ve aday tespit çalışmaları yapıyordu.
Genel Merkez’in önünde bir cami vardı ve genelde namazlar bu camide cemaatle kılınırdı.
Milletvekili aday adaylarından birkaçı, bir ikindi namazında cemaate yetişememişler.
Aralarında:
— Biz de kendi cemaatimizi oluşturalım, demişler.
Ancak bu kez başka bir mesele ortaya çıkmış: İmam kim olacak?
Biri ötekine, öteki diğerine imamlığı teklif ediyor; herkes imamlığı birbirine bırakıyormuş.
İçlerinden biri dayanamayarak şöyle demiş:
— Arkadaşlar, imamlığı ne güzel herkes birbirine teklif ediyor. Şu centilmenliği milletvekili listesine girmede de gösterebilsek ne iyi olur, değil mi?
Gülümseten bir söz…
Ama düşündüren tarafı daha fazla.
Çünkü insanın gerçek karakteri, yalnızca ibadetinde veya konuşmasında değil; başkasının önüne geçmesi gereken yerde biraz geriye çekilebilmesinde de ortaya çıkıyor.
Keşke hayatın her alanında bu centilmenliği gösterebilsek.
Keşke makamda, mevkide, seçimde, listede, ticarette, siyasette ve günlük hayatımızın her safhasında birbirimizi ezmek yerine birbirimize yol açabilsek.
İnsanların birbirini üzmek için değil, birbirini yaşatmak için gayret ettiği bir dünyada yaşamak ne güzel olurdu.
ANILARIN BİZE SÖYLEDİĞİ
Aradan yıllar geçiyor.
İnsan geriye dönüp baktığında, büyük olaylardan çok bazen küçücük bir sözün, bir tebessümün, bir sohbetin veya bir insanın hafızasında daha derin iz bıraktığını görüyor.
Benim bugün sizlerle paylaşmak istediğim de aslında sadece birkaç anı değildir.
Bu anıların her birinde bir dönem, bir insan ve o dönemin ruhundan bir parça vardır.
On üç yaşında çalışmaya başlayan bir çocuğun hayat yolculuğundan; Anadolu Kulübü’nde tanık olduğu siyasi sohbetlere, Osman Bölükbaşı’nın nüktesinden Demirel’in “yaramaz çocuklar” hikâyesine, 1995 seçimlerindeki o küçük “centilmenlik” esprisine kadar…
Hepsi geçmişten bugüne kalan küçük işaretlerdir.
Belki de insanın ömrünün sonunda söyleyebileceği en doğru söz şudur:
Hayat, yaptıklarımız kadar hatırladıklarımızdır.
Ve insan, geçmişe baktığında yalnızca “Neleri yaptım?” diye değil, biraz da:
“Neleri yapabilirdim de yapamadım?”
diye düşünür.
Önemli olan ise geçmişe takılıp kalmak değil; geçmişten kalan hatıraları birer ders, birer tebessüm ve birer hayat tecrübesi olarak geleceğe taşımaktır.
Ben de bugün, aklımda kalanlardan sadece birkaçını sizlerle paylaşmak istedim.
Belki bir başka yazıda, başka bir anı yeniden kapımızı çalar.
Hoşça kalın.
ANILAR VE AKLIMDA KALANLAR
Nezih Yıldırım
Yorumlar