Gönüllere de Düşmeli Cemreler

Şubat ayı geldi yine... Takvimler bir yaprak daha döndü, mevsimler aynı kadim ritimle dans ediyor.

Halk arasında "cemre ayı" diye anılan bu ayın kültürümüzde özel bir yeri var.

İlki havaya, ikincisi suya, üçüncüsü toprağa düşecek cemreler...

Bir inanış, bir umut, bir müjde işareti. Doğa uyanacak, kış yorgunluğunu atacak, hayat yeniden filizlenecek.
Gerçekten de oluyor bunlar.

Bakın, işte toprakta bir kıpırdanma var. Kar örtüsünün altında çiğdemler sabırsızlanıyor.

Dere sularının sesi değişti; artık o donuk sessizlik yok.

Ağaçların dallarında, dikkatli gözler fark eder, tombul tomurcuklar belirmeye başladı.

Serçeler, kumrular, ardıçkuşları...
Hepsi sanki birbirlerine fısıldıyor: "Yakında bahar," diyorlar, "yakında bahar..."

Doğanın bu güvenilir, bu sadık döngüsü karşısında insan ne kadar küçük, ne kadar aciz hissediyor kendini.

Cemreler düşüyor, yeryüzü ısınıyor, kırlarda çiçekler açıyor.

Her yıl, her şubat, her ilkbahar...
Hiç şaşmadan, hiç aksatmadan.

Ya biz insanlar? Bizim gönüllerimize ne zaman cemreler düşecek?

Bu soruyu sorarken etrafıma bakıyorum. Gördüğüm manzara pek de umut verici değil.

Soğuk savaşların bittiği yerde yeni soğukluklar başlamış...
Kardeş kardeşe küsmüş, komşular birbirine yabancılaşmış, insanlar birbirinden ürker olmuş.

Şehirlerimiz büyümüş ama gönüllerimiz küçülmüş.
Binalar yükselmiş ama insanî değerler alçalmış.

Her şey var, her şey bol, her şey çok... Ama yüreklerimizde derin bir kış hâkim.

Ne zaman dondu gönüllerimiz böyle? Hangi soğuk rüzgârlar esip de içimizdeki sıcaklığı söndürdü?

Bir zamanlar sokakta yürürken birbirimize gülümserdik.
Komşular gerçekten komşuyken, yardım kelimesi sadece bir kelime değil, bir yaşam biçimiydi...

O günlerde de zorluklar yok değildi, ama bir şeyler farklıydı. Belki de gönüllerimize cemreler düşüyordu o zamanlar.

Şimdi ise herkes kendi kabuğuna çekilmiş. Apartman dairesinde, lüks villada ya da köşe başındaki eski evde fark etmez... Duvarlar yüksek, kalpler uzak.

Ekranlarımıza bakarken dünyayla bağlantılı olduğumuzu sanıyoruz ama gerçekte hiç bu kadar kopuk olmamıştık birbirimizden.

Milyonlarca arkadaşımız var sosyal medyada, ama gerçek bir dostla dertleşebileceğimiz bir akşam bulamıyoruz.

Cemre, derler ki Farsça’dan gelir; "güneşin ısı kaynağı" anlamına...

Peki bizim gönüllerimizin ısı kaynağı nerede? Nerede o bizi ısıtacak, donmuşluğumuzu eritecek güneş?

Belki de aramıza değil, içimize bakmamız gerekiyor.

Belki de cemreler hep oradaydı; sadece üzerlerindeki kar örtüsünü kaldırmamız gerekiyor.

Düşünüyorum da, insanoğlu tarihin her döneminde bu soruyu sormuştur kendine. Savaşlar bittiğinde, kıtlıklar sona erdiğinde, zulümler son bulduğunda... Her zorlu dönemin ardından "Bahar mı geldi?" diye umutlanmıştır.

Ne yazık ki tarihin akışı bize gösteriyor ki, her bahardan sonra yeni bir kış gelmiş.

Ama bu bizi umutsuzluğa sevk etmemeli. Tam tersine, cemrelerin her yıl düşmesi gibi, bizim de gönüllerimize her gün cemre düşürme şansımız var.

Nasıl mı?

İlk cemre havaya düşüyormuş... Belki de biz önce sözlerimizi ısıtmalıyız. O sert, o keskin, o acımasız kelimeleri bir kenara bırakmalıyız. Yerlerine yumuşaklık, anlayış, merhamet koymalıyız.

Bir "günaydın"ın, bir "teşekkür ederim"in, bir içten "nasılsın"ın gücünü küçümsememeliyiz.

İkinci cemre suya düşüyormuş... Sular akacak, hareket edecek, durgunluktan çıkacak.
Belki de biz harekete geçmeliyiz. O pasif, o kayıtsız, o ilgisiz duruşumuzu terk etmeliyiz.

Çevremizdeki muhtaçları görmeliyiz. Yardım eden el, tutan el, sıkan el olmalıyız... Akıp gitmeli sevgimiz, cömertliğimiz, şefkatimiz.

Üçüncü cemre toprağa düşüyormuş... Toprak filizlenecek, yeşerecek, meyve verecek.

Belki de biz tohum olmalıyız.
Her iyi tohum, bir iyilik tohumu, bir sevgi tohumu, bir umut tohumu... Bunlar yeşerecek, meyvelerini verecek elbet.

O meyveler başkalarını besleyecek, onlar da tohum olacak, yeni meyveler verecek.

Biliyorum, idealce konuşuyorum.
Biliyorum, hayat bu kadar basit değil.

Dertler var, sorunlar var, zorluklar var... Ama doğaya bakarken, onun bu inatçı, bu dirençli, bu umutlu çıkışına ben de pes etmek istemiyorum.

Eksi sıcaklıklara rağmen cemreler düşüyor. Bütün zorluklar, soğuk rüzgârlar, kar fırtınaları, dondurucu geceler...
Hiçbiri engelleyemiyor baharı.

Belki de mesele, koca bir toplumu, bütün bir şehri, tüm bir ülkeyi birden ısıtmak değil.
Belki de her birimiz küçük bir cemre gibi, düştüğümüz yeri ısıtmalıyız...
Evimizi ısıtmalıyız, ailemizi ısıtmalıyız, dostlarımızı ısıtmalıyız, komşularımızı ısıtmalıyız.

Bu küçük sıcaklıklar birleşince, kim bilir, belki koca bir bahar olur.

Şubat ayındayız. Dışarıda cemreler düşmeye hazırlanıyor... İçimizde de düşsün artık.

Gönüllerimiz bekliyor, yüreklerimiz bekliyor.

Bu uzun kıştan sonra birazcık sıcaklık, birazcık sevgi, birazcık umut...
Hepimiz hak ediyoruz bunu.

Belki de cevap çok basit: Gönüllere cemreler, biz düşürdüğümüzde düşecek.

Sen bir gülümseme düşür, ben bir iyilik düşüreyim, o bir merhamet düşürsün...
Hep birlikte, küçük küçük cemreler düşürelim etrafımıza.

Ve bir bakmışız ki bahar gelmiş... Sadece takvimde değil, gönüllerde de.