Boyabat’ta Ramazan ve İtikaf

Ramazan ayının insanın ruhuna dokunan, kalbi derin bir sükûnete davet eden bazı özel anları vardır. Sahurun sessizliği, iftarın bereketi, teravihin huzuru…

Bir de bütün bunların ötesinde, Ramazan’ın son günlerine yaklaşıldığında hissedilen o farklı manevi atmosfer vardır.

İşte bu atmosferin en derin tezahürlerinden biri de itikaf geleneğidir.

İtikaf, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın (S.A.V.) sünnetlerinden biridir.

Özellikle Ramazan ayının son on gününde dünya işlerinden uzaklaşıp bir camide ibadet, zikir ve tefekkürle meşgul olmak anlamına gelir.

Mü'min için bir tür içe dönüş, bir nefis muhasebesi ve Allah’a yakınlaşma yolculuğudur.

Kadir Gecesi’ni de içinde barındıran bu günlerde yapılan itikaf, İslâm geleneğinde sünnet-i müekkede kabul edilir.

Yani toplumda bir kişinin yerine getirmesiyle diğerlerinin sorumluluktan kurtulduğu, fakat yapılması güçlü şekilde tavsiye edilen bir ibadettir.

İtikafın en faziletli vakti Ramazan’ın son on günüdür.

Genellikle Ramazan’ın yirminci gününün akşamı başlar ve bayram gecesine kadar devam eder.

Erkekler için beş vakit namaz kılınan camilerde yapılırken, kadınlar kendi evlerinde mescit edindikleri bir odada veya köşede bu ibadeti yerine getirebilirler.

İtikafa giren kişi niyet ederek camide kalır. Günlerini Kur’an okuyarak, zikir çekerek, dua ederek ve tefekkür ederek geçirir.

Uyku, yemek ve zaruri ihtiyaçlar dışında zamanını ibadete ayırır. Tuvalet, abdest veya gusül gibi zorunlu ihtiyaçlar için camiden çıkmak mümkündür. Ancak keyfi olarak dışarı çıkmak itikafı bozar.

Bu bilgiler elbette kitaplarda, ilmihallerde yazılıdır. Fakat bazı ibadetler vardır ki sadece bilgi olarak değil, hatıralarla birlikte yaşar.

Benim için itikaf da işte böyle bir hatıranın kapısını aralar.

Ne zaman itikaftan söz edilse zihnim beni alır götürür…
1970’li, 80'li yılların Boyabat’ına.

O yıllarda Ramazan ayı kasabada bambaşka yaşanırdı. Şimdiki gibi gürültülü, hızlı ve telaşlı değildi hayat.

Ramazan geldi mi çarşıya, sokaklara, evlere farklı bir sükûnet inerdi. İnsanların yüzünde daha fazla tebessüm, selamlarında daha fazla sıcaklık olurdu.

İtikaf denildiğinde akla tek bir yer gelirdi:
Tarihi Orta Çarşı’daki Beyazıt Camii. Kasabanın en büyük ve en eski camilerinden biri olan bu cami, Ramazan’ın son günlerinde ayrı bir manevi atmosferle dolardı.

O yıllarda cemaatten bir kişi – ismini burada vermeyeceğim – Ramazan’ın yirminci günü geldiğinde büyük bir hazırlık yapardı. Sanki uzun bir yolculuğa çıkacak gibi… Ama bu yolculuk dünyanın herhangi bir yerine değil, insanın kendi iç dünyasına doğru yapılan bir yolculuktu.

İtikafa gireceği yer caminin içinde, müezzinlik yapılan bölümün alt tarafındaydı. Küçük, sade bir alan… Etrafı yeşil bir örtüyle kapatılmıştı. Dışarıdan bakıldığında mütevazı bir köşe gibi görünürdü ama o küçük alan, aslında büyük bir manevi yolculuğun mekânıydı.

Ramazan’ın 20. günü akşamı geldiğinde o kişi sessizce camiye gelir, niyet eder ve o küçük alana çekilirdi. Artık onun için dünya işleri dışarıda kalmış olurdu.

Günleri Kur’an okuyarak geçerdi.
Tesbih çekerek, dua ederek…
Sessizce zikirle meşgul olarak…

Camiye gelen cemaat de bunun farkındaydı. Kimse o alanın yanından geçerken yüksek sesle konuşmazdı. Sanki herkes o ibadetin huzuruna saygı gösterirdi.

Kasabanın dayanışma ruhu da burada kendini gösterirdi. İtikafa giren kişinin yemek ihtiyacını kasabanın hali vakti yerinde bir esnafı karşılar, iftar ve sahurluk yemekleri camiye gönderirdi. O yemekler sessizce bırakılır, itikaf ehli de kimseyle konuşmadan ihtiyacını giderirdi.

O günlerde çocuk olan bizler için bu durum biraz gizemliydi. Camide birinin günlerce kalması, dünyadan uzaklaşması bize farklı gelirdi. Ama büyüdükçe anladık ki aslında bu, insanın kalbini temizlemesi için verilen büyük bir fırsattı.

Bugün geriye dönüp baktığımda o manzara gözümde çok net canlanıyor.

Eski taş duvarlı cami…
Akşam ezanının yankısı…
Teravih namazına gelen cemaatin ağır adımları…
Ve müezzin mahfilinin altında, yeşil örtünün içinde ibadetle meşgul bir insan…

Belki de o küçük köşede yaşanan manevi iklim, bütün camiye ve hatta bütün çarşıya yayılıyordu.

Şimdi zaman değişti. Şehirler büyüdü, hayat hızlandı, insanlar daha meşgul hale geldi. Ama Ramazan’ın ruhu değişmedi. Hâlâ son on gün geldiğinde kalplerimizde o eski çağrı yankılanıyor:

Biraz dur…
Biraz düşün…
Biraz da kalbinle konuş…

İtikaf işte tam da bunun için var.

İnsanın kendine dönmesi için…
Dünyanın gürültüsünden uzaklaşıp kalbin sesini duyması için…
Belki de en önemlisi, Ramazan’ın son günlerinde Allah’a biraz daha yaklaşabilmek için.

Kim bilir…
Belki bir gün yine bir kasabanın eski bir camisinde, müezzin mahfilinin altında yeşil bir örtünün ardında, aynı huzurla itikafa giren birini görürüz.

Ve o zaman hatırlarız:

Bazı ibadetler sadece yapılmaz…
Aynı zamanda hatıralarla yaşar.