Ramazan ve Manevi Hayat
Bir Ramazan ayının daha sonuna yaklaşıyoruz... Mübarek ayın günleri birer birer geride kalırken kalplerimizde hem bir huzur hem de hafif bir hüzün beliriyor.
Bugünlerde camilerde yine o tanıdık ve derin duygular uyandıran sözler yükselmeye başladı: “Elveda yâ Şehr-i Ramazan…”
Bu sözleri duyduğumuzda insanın içinden bir şeyler kopar gibi olur. Çünkü Ramazan sadece bir ay değildir; kalbin toparlandığı, insanın kendini yeniden bulduğu bir mevsimdir.
Şimdi Kadir Gecesi’ni idrak etmeye hazırlanıyoruz. Ardından da bayramın o çocukça sevinci kapımızı çalacak. Fakat insan ister istemez kendi kendine soruyor:
Ramazan gerçekten hâlâ eskisi gibi mi yaşanıyor?
Bugün birçok insan eski Ramazanları hatırladıkça içini tatlı bir özlem kaplıyor. Çünkü geçmişte Ramazan sadece takvimde bir ay değildi; toplumun tamamını saran manevi bir iklimdi.
Eskiden Ramazan yaklaşırken mahallelerde tatlı bir telaş başlardı. Evlerde temizlik yapılır, mutfaklarda hazırlıklar başlardı. Anneler erzakları düzenler, büyükler “Ramazan geliyor” diye çocuklara sevinçle anlatırdı.
Mahallelerin üstüne bambaşka bir hava çökerdi. İnsanların yüzünde fark edilen bir yumuşaklık olurdu. Sanki kalpler daha kolay kırılır, ama daha çabuk da onarılırdı.
Bir zamanlar Ramazan’ın en heyecanlı anlarından biri hilalin görülmesiydi.
Akşamüstü olduğunda gençler tepelerin yolunu tutar, kim hilali önce görecek diye âdeta yarışırdı. Bir tepenin ardından diğerine koşanlar olurdu. İncecik, orak şeklindeki o ilk hilali gören kişi mahallede büyük bir sevinçle karşılanırdı.
“Hilali gördük!” sözleri duyulduğu anda sevinç dalga dalga yayılırdı.
O anda herkes bilirdi ki artık on bir ayın sultanı gelmiştir.
Ramazan’ın kendine özgü bir iklimi vardı. Bu iklim sadece camilerde değil, evlerde, sokaklarda, kalplerde hissedilirdi. İnsanlar Ramazan’ı birlikte yaşar, manevi havasını birlikte solumaya gayret ederdi.
İftar sofraları bugünkü gibi gösterişin, lüksün ve fotoğrafların konusu değildi.
Sofralar çoğu zaman evlerde kurulurdu. Mütevazı ama samimi sofralardı bunlar. Çorba kaynar, hurma hazırlanır, ekmek kesilir, sofranın başında herkes sessizce ezanı beklerdi.
Akşamın o gülkurusu saatlerinde uzaklardan bir top sesi duyulurdu. Ardından ezan yükselirdi.
O an sofradaki herkesin yüzünde aynı huzur belirirdi.
İlk yudum suyun verdiği ferahlık, ilk lokmanın verdiği şükür… Bunlar kelimelerle anlatılması zor duygulardı.
İftar sofralarının en güzel taraflarından biri de misafir bereketiydi.
Akrabalar ve dostlar arasında âdeta bir gelenek vardı. Her akşam bir evde iftar yapılırdı. Davet edilen kişi zengin mi fakir mi diye bakılmazdı. Çünkü sofraya gelen misafir bereket sayılırdı.
Sofraların zenginliği değil, niyetin samimiyeti önemliydi.
Ramazan aynı zamanda Kur’an ayıydı.
Neredeyse her evden Kur’an sesi yükselirdi. Camilerde mukabeleler olur, insanlar işlerinden güçlerinden fırsat buldukça camiye koşardı.
Mahalle camileri iftardan sonra dolup taşardı. Teravih namazlarında çocuklar, gençler, yaşlılar aynı safta omuz omuza dururdu.
Ramazan geceleri bugünkü gibi gürültülü eğlencelerle değil, daha çok huzurla ve sohbetle geçerdi. İnsanlar komşularına uğrar, çay içilir, eski hatıralar anlatılırdı.
Şehirler daha sakindi. Sokaklarda daha fazla huzur hissedilirdi.
Gündüzleri kahvehaneler, çay ocakları ve lokantalar çoğu yerde kapalı olurdu. İftar vakti geldiğinde kapılar açılır, insanlar birlikte oturur, sohbet ederdi.
Gece ilerledikçe sahur hazırlıkları başlar, mahallelerde davul sesleri duyulurdu.
O davul sesleri bile insanın içini ısıtırdı.
Bugün ise hayatın ritmi çok değişti. Modern yaşamın hızlı akışı içinde Ramazan’ın o eski sükûnetini bulmak bazen zorlaşıyor.
İftar sofraları bazen bir gösteriye dönüşebiliyor. Sosyal medyada paylaşılan görüntüler, kalabalık organizasyonlar, otellerde verilen büyük davetler…
Oysa Ramazan’ın özü sadelikti.
Ramazan biraz da yavaşlamaktı.
Kendine dönmekti.
Kalbin sesini dinlemekti.
Bugün herkes kendi dünyasında yaşıyor. Aynı şehirde, hatta aynı evde bile insanlar bazen birbirinden uzak kalabiliyor.
Oysa Kur’an’ın öğrettiği hayat, paylaşmayı ve birlikte yaşamayı öğütler.
Belki de bu yüzden eski Ramazanları hatırladıkça içimizde bir özlem beliriyor.
Ama yine de umut var. Çünkü Ramazan’ın ruhu hâlâ kaybolmuş değil.
Bir caminin avlusunda ezanı bekleyen insanlar, iftar vakti elindeki hurmayı paylaşan biri, gece teravihten çıkan cemaatin yüzündeki huzur…
Bütün bunlar bize şunu hatırlatıyor:
Ramazan’ın asıl güzelliği kalpte yaşanır.
Eğer kalplerimizde o samimiyeti koruyabilirsek, mahalleler değişse de şehirler büyüse de Ramazan’ın ruhu kaybolmaz.
Belki artık hilali görmek için tepelere çıkmıyoruz.
Belki iftar topları her yerde atılmıyor.
Belki sokaklar eskisi kadar sakin değil.
Ama yine de aynı gökyüzünün altında, aynı ezanı dinleyerek orucumuzu açıyoruz.
Her Ramazan bize yeniden şunu hatırlatıyor:
İnsan belki dünyayı değiştiremez.
Ama kalbini değiştirebilir.
Ramazan işte bunun için vardır.
Şimdi Kadir Gecesi’ne doğru ilerlerken kalplerimizi yeniden toparlama zamanı…
Belki bir gönül almak,
Belki bir sofrayı paylaşmak,
Belki de sessizce bir dua etmek…
Çünkü Ramazan aslında şunu öğretir:
Paylaşılan ekmek büyür, edilen dua karşılık bulur, temizlenen kalp ise huzur bulur.
İnsan, belki de bütün yıl aradığı o huzuru bazen sadece bir Ramazan akşamında bulur.