DEYİMLER VE DÜŞÜNCELER
Zaman değişiyor…
Hem de eskiden olduğu gibi ağır ağır değil; insanın ruhunu geride bırakacak kadar hızlı değişiyor.
Bazen eski bir kitabın sararmış sayfalarını karıştırıyorsun ve elli yıl önce yazılmış cümlelere bakarken, bazı kelimelerin artık yabancılaşmaya başladığını görebiliyorsun. Bu durum kendi yazdıklarımızda bile görülebiliyor. O kelimeler ki bir zamanlar gündelik hayatın içindeydi; şimdi lügat sayfalarına sığınmış yetim hatıralar gibi duruyor.
İşte insanı düşündüren asıl sebepte bu oluyor.
Çünkü bir millet önce kelimelerini kaybeder. Sonra o kelimelerin taşıdığı manaları… Ardından da yavaş yavaş hafızasını…
Dün yine buna benzer bir olay ve ya duygu yaşadım.
Ankara Ticaret Odası’nın konferans salonundaydık. Kamu İhale Kanunu’ndaki değişiklikler konuşuluyordu. Salonda ciddi bir hava vardı. Herkes söylenecek her söze dikkat kesilmişti.
Toplantıyı yönetecek kişi kürsüye davet edildi. Yerine oturur oturmaz:
— “Bana verdiğiniz moderatörlük görevi için teşekkür ederim.” dedi.
Bir an durdum.
“Yönetmek” gibi sade, anlaşılır ve bizim olan bir kelime dururken; neden “moderatörlük” demeye ihtiyaç hissedilmişti?
İşte insan bazen tek bir kelimeden yola çıkarak koskoca bir değişimi fark ediyor.
Son yıllarda bu tür kelimeler hayatımıza sessizce giriyor. Önce birkaç ağızda dolaşıyor, sonra televizyon ekranlarına çıkıyor, ardından gazetelere yerleşiyor.
Çok geçmeden tabelalara, dükkân isimlerine ve günlük konuşmalara kadar gidiyor/yayılıyor.
Ve gariptir; çoğu insan, anlamını tam bilmediği kelimeleri kullanmayı bir çeşit modernlik zannediyor.
Halbuki kelime sadece ses değildir. Her kelime, bir milletin asırlık yürüyüşünden süzülüp gelen bir simgedir, daha ötesi bir semboldür. Her kelimenin içinde hayat vardır, hatıra vardır, medeniyet vardır.
Bu yüzden bazı kelimelerin cümle içinde nasıl eğreti durduğunu görmek için dil bilimci olmaya gerek yoktur. Türkçenin musikisini duyan bir kulak, bunu zaten hemen hisseder veya farkeder.
Elbette diller birbirinden kelime alır. Bu, hayatın olağan veya tabii akışıdır. Tarih boyunca bütün diller birbirinden etkilemiş kelime alıp vermiştir.
Fakat bizdeki mesele biraz başka…
Biz yeni kelime kazanırken eski kelimelerimizi de kaybediyoruz.
Üstelik kaybettiğimiz sadece bir kelime olmuyor; o kelimenin taşıdığı ince anlam da siliniyor hafızadan.
Mesela bugün herkes rahatça “kuzen” diyor. Oysa bu tek kelime; amca oğlunu, dayı kızını, hala oğlunu, teyze kızını bir anda ortadan kaldırıyor. Akrabalığın sıcaklığını ve yakınlığını sadeleştirip tek renge boyuyor.
Dil fakirleşirken düşünce de fakirleşiyor.
İnsan bazen kendi kendine soruyor:
Bu değişim gerçekten gelişme mi?
Yoksa kendi kültürüne yabancılaşmanın sessiz bir şekli mi?
Bir zamanlar “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar” diye büyük cümleler kuran bir milletin; bugün ortak dil duygusunu zayıflatması düşündürücü değil midir?
Korkum yalnızca birkaç yabancı kelime alınması meselesi değildir.
Asıl mesele, kelimelerle birlikte ruh iklimimizin de değişmesidir veya yok olmasıdır.
Çünkü dil bozulduğunda sadece konuşma biçimi değişmez; düşünme biçimi de değişir.
Ben yine de ümitsiz değilim.
Türkçe, asırlardır hatta dört bin yıldır nice fırtınalar görmüş büyük bir dildir. Yeter ki onu hoyratça tüketmeyelim. Yeter ki kendi kelimelerimize biraz daha sevgiyle bakalım.
Temennim odur ki; yaşadığımız değişim, bizi köksüzlüğe değil, gerçek bir gelişime götürsün.
Ve insan, konuşurken kullandığı her kelimenin; aslında geçmişten geleceğe uzanan bir kültür emaneti olduğunu unutmasın.
Hoşça kalın.
DEYİMLER VE DÜŞÜNCELER
Nezih Yıldırım
Yorumlar