ÇOCUKLUK ANILARIM
Unutulan Oyunlar, Kaybolan Sesler…
İnsan yaşı ilerledikçe bazı şeylerin unutulmadığını daha iyi anlıyor ve sadece anılar ruh üzerlerindeki hayatın yorgunluğuyla örtülüyor.
Bir ses…
Bir sokak…
Tozlu bir köy yolu…
Akşam ezanına kadar süren bir oyun…
Ve yıllar sonra insanın içine oturan bir eksiklik:
“Biz çocuk olduk ama çocukluğumuzu yaşayamadık…”
Daha önce yayımladığım “Çocuk-Oyuncak İlişkisi” başlıklı yazımda buna değinmiş, günümüz çocuklarının oyuncak dünyasıyla bizim çocukluğumuz arasındaki farkı anlatmaya çalışmıştım. Yazıya gelen yorumlar gösterdi ki; insanların gönlünde en çok iz bırakan dönem, çocukluk yıllarıymış.
Meğer çoğumuzun içinde, adı konulamamış bir çocukluk özlemi varmış ve ömürboyu devam etmiş…
Bizim çocukluğumuz bugünkü çocuklarınki gibi değildi. Çeşit çeşit oyuncaklarımız yoktu ama oyunlarımız çoktu.
Hazır alınmış renkli oyuncaklar alamamıştık belki ama hayal gücümüz genişti. Bir taş bazen araba olurdu, bir değnek bazen at… Toprak ise başlı başına bir oyun dünyasıydı.
Bugün dönüp baktığımda görüyorum ki,kaybettiğimiz aslında yalnızca oyunlar değilmiş; bir kültürmüş…
Yazıya gelen mesajlar beni yıllar öncesine götürdü. Unutmaya yüz tuttuğumuz nice oyunlarımız yeniden hafızamda canlandı:
“Tot”, “Koç”, “Çelik Çomak”, “Birdirbir”, “Saklambaç”, “Yesir”, “Yakan Top”, “Ceviz”…
“3 taş, 5 taş, 9 taş ve 12 taş” gibi zekâya dayalı oyunlar…
Her biri ayrı bir dünyanın kapısıydı.
Her biri çocukluğun başka bir rengiydi.
Düşündüm de…
Bu oyunlar yalnızca vakit geçirmek için oynanmıyordu.
Onlar; arkadaşlığı, paylaşmayı, mücadeleyi, dayanışmayı ve yenilgiyi kabullenmeyi öğretiyordu adeta.Çocuklar farkında olmadan hayata hazırlanıyordu böylece.
Bugünün çocukları bol oyuncaklarla doldurulmuş apartman dairelerine sıkışmış bir hayat yaşıyor aslında. Toprağa basmadan büyüyen çocuklar var artık toplumda. “Koşma”, “Düşersin”, “Dokunma”, “Kırarsın” sözleri arasında mutluluğu tatmadan büyüyen nesiller yetişiyor aramızda.
Elbette her dönemin kendine ait zorlukları vardır.
Bizim çocukluğumuz da kolay değildi.
Yokluk vardı…
Erken yaşta üzerimize yüklenen sorumluluklar vardı…
Daha çocukken büyümek zorunda kalan insanlardı onlar…
Ama bütün bunların içinde bize güç veren bir taraf da vardı.
Hayatın zorluklarına karşı dayanmayı öğrendik.
Sabretmeyi öğrendik.
Kanaat etmeyi öğrendik.
Düştüğümüzde yeniden ayağa kalkmayı öğrendik.
Belki de bu yüzden geçmişe dönüp bakarken içimiz hem sızlıyor hem ısınıyor.
Çünkü insan en çok, eksik kalan çocukluğunu hatırlıyor.
Yıllar önce Boyabat’ta yaptığımız bir sohbet sırasında dönemin Kaymakamı Sayın Ünal Çakıcı Bey, kırsal kültürün mutlaka kayıt altına alınması gerektiğini söylemişti. Gerçekten de yazılmayan kültür zamanla kayboluyor. Yaşlılarımız göçüp gittikçe yalnız insanlar değil, hatıralar da toprağa karışıyor ve yok olup gidiyor.
Oysa geçmişini kaybeden toplumların geleceği de zayıflar, hatta yok olur.
Çünkü kültür dediğimiz şey yalnızca kitaplarda yaşayan bir bilgi değildir; sokakta oynanan oyundur, ninelerin anlattığı masaldır, bayram sabahıdır, mahalle sesidir, çocuk kahkahasıdır.
Bugün geriye dönüp baktığımda şunu daha iyi anlıyorum:
Bizim nesil belki rahat bir çocukluk yaşamadı ama sahici bir hayat gördü.
Şimdi çocuklarımızı kendi yaşadığımız zorluklardan uzak tutmaya çalışıyoruz. Daha iyi şartlarda büyüsünler istiyoruz. Fakat bazen de düşünüyorum; modern hayat çocukların elinden yalnızca toprağı değil, biraz da ruhlarını aldı sanki…
Ve galiba bu yüzden, çocukluk anılarımıza bu kadar canla başla tutunuyoruz.
Çünkü insan, en çok içinde yarım kalan zamanı özlüyor.
Hoşça kalın…
Nezih Yıldırım