Bir Yaz Sofrası Hatırası

Yazın kavurucu sıcağında toprakla iç içe geçen çocukluğumuzun en güzel anılarından biri belki de bugün çoktan unutulmuş bir tencere yemeğinde gizliydi: Soğanla kavrulmuş kırk günlük taze fasulye…

Boyabat’ın bereketli topraklarında yetişen, özenle toplanan ve her biri âdeta yazın habercisi olan bu fasulyeler, artık modern mutfaklarda nadiren yer buluyor kendine. Ama bizim hafızamızda, soframızda, hatta hüznümüzde bile yerini hep korudu.

Kırk günlük taze fasulye derlerdi adına. Sadece ismi bile bir gelenek taşırdı sanki… Ne konservesi olurdu, ne dondurucusu.

Yaz gelip Boyabat'ın bağrına güneş düştü mü, köylerde evin hanımı sabahın erken saatlerinde ya bahçeye iner ya da en yakın tarlaya gider özenle en körpe, en çıtır fasulyeleri toplardı.

Bunlar öyle her fasulyeye benzemezdi; kılçıksız, ince, fidan gibi olurdu. Kırk günlüğün farkı hem tadında hem zamanındaydı. Mevsimi kısa, lezzeti unutulmazdı.

Eskiden bizim oralarda dürüm deyince akla lavaşın içine döner sarılı hâli gelmezdi. Ne dürümcü vardı ne de zurna dedikleri o devasa modern fast food dürümleri.

Biz dürümün ne olduğunu tâ o zamanları tarlada öğrendik, toprağın gölgesinde, yufkanın arasına sarılmış bir kaşık sıcak fasulyeyle tanıdık onu.

Öğle vakti yaklaşınca, güneşin gökte tam dik durduğu saatlerde, annem uzaktan yavaş yavaş görünmeye başlardı.

Elinde bir tepsi, başında yazma, elbisesi terden ve tozdan nasibini almış. Beze sarılı tepside yazım ekmeği (yufka), torbada bir şişe ayran ve soğuk su… En önemlisi tepside soğanla kavrulmuş taze fasulye olurdu.

Biz çapa yaparken, terimiz toprağa karışırken, bir gölge bulup otururduk.

Annem yufkayı açar, bir kaşık fasulyeyi serer, sonra ustalıkla dürüm yapar ve elimize uzatırdı. O an, dünyanın en zengin sofrası önümüzde serilmiş gibi hissederdik. Ne lüks gerekirdi, ne baharat ne de et...

Soğuk ayranı yudumlarken alın terimizin tadı karışırdı fasulyenin sadesine.

Annemin o sessizce sunduğu dürüm, sadece bir öğle yemeği değil, aynı zamanda bir emek, bir gelenek ve bir sevgi göstergesiydi.

Bugün artık market raflarında her mevsim fasulye bulmak mümkün. Ama o “kırk günlük” fasulyenin tadını bulmak zor. Aynı şekilde yufka da var, ayran da… Ama o dürümdeki duygu kayıp.

Belki de bizler, toprağın sesine kulak vermeyi unuttukça, o sofraların da anlamı yitiyor.

Bu yazıyı kaleme alırken düşündüm: Ne oldu da biz bu kadar uzaklaştık kendi mutfağımızdan, kendi hikâyemizden?

Şimdi dürüm deyince çiğ köfte ya da döner geliyor akla.

Oysa Boyabat’ta ve çevre köylerinde dürüm, bir annenin tarlaya getirdiği sıcacık bir tebessümdü.

Bir gün yolunuz Boyabat’a düşerse, belki yaşlı bir teyzeye rastlarsınız pazarda ya da tarlada... Sorun ona kırk günlük fasulyeyi.

Belki gülümseyerek “Vah evladım, kaldı mı onlardan?” der. Ama belki de, “Bahçenin kenarında biraz ektim bu sene, ha bugün ha yarın çıkar” deyiverir... O zaman bilin ki, hâlâ umut var.

Unutmayalım, bu topraklar sadece çeltik, kavun, karpuz, çilek, buğday, fasulye ya da mısır yetiştirmez. Bu topraklar aynı zamanda hafıza yetiştirir.

Sofralarımızı unutmamak, kimliğimizi unutmamak demektir.

Bir dürüm fasulye deyip geçmeyin. İçinde çocukluk var, yaz var, emek var, anne eli var.

Ve en önemlisi; geçmişten geleceğe miras kalan bir iz var.