Bir Şehrin Medeniyeti, Yaya Geçidinde Durduğu Yerde Başlar
Yerel gazetelerin sayfalarını açtığımızda çoğu zaman aynı hüzünlü manzarayla karşılaşıyoruz.
Trafik kazaları, dikkatsizlik, acelecilik ve kaybedilen hayatlar.
Sanki şehirlerin kaderi yalnızca korna sesleriyle, fren izleriyle ve buruk haber başlıklarıyla yazılıyormuş gibi.
Oysa bazen bir memleketin geleceğini değiştiren gelişmeler, en küçük görünen ayrıntılarda saklıdır.
Geçtiğimiz günlerde Boyabat’ta yaşadığım kısa ama anlamlı bir an, bana bunu bir kez daha hatırlattı.
Orman İşletme Müdürlüğü’nün önündeki kavşakta bulunan yaya geçidinden karşıya geçmek istedim. Ana yolda araçlar ilerliyordu. Tam beklemeye hazırlanırken öndeki araç yavaşladı, durdu ve bana yol verdi. Ben karşıya geçerken o sürücü sabırla bekledi.
Belki birkaç saniye sürdü bu olay. Fakat o birkaç saniye, aslında yıllardır özlemini duyduğumuz bir medeniyet ölçüsünü gösteriyordu.
Çünkü yaya geçidinde duran araç, yalnızca fren yapmış değildir; aynı zamanda insan hayatına duyduğu saygıyı ilan etmiştir.
Türkiye’de son yıllarda yaya önceliği konusunda önemli adımlar atıldı.
Karayolları Trafik Kanunu’nda yapılan düzenlemelerle, ışıklı işaret bulunmayan yaya ve okul geçitlerinde sürücülere yayalara ilk geçiş hakkını verme zorunluluğu getirildi.
Ardından ülke genelinde yürütülen “Trafikte Yaya Önceliği” uygulamaları ve denetimler, bu kuralın yalnızca kâğıt üzerinde kalmaması için önemli bir toplumsal farkındalık oluşturdu.
Ancak asıl mesele kanun değildir.
Kanun, davranışın çerçevesini çizer; kültür ise o davranışı alışkanlığa dönüştürür.
Yaya geçidinde duran sürücü, ceza korkusuyla değil, vicdanıyla hareket ettiğinde toplum değişmeye başlar.
Çünkü bilinçli sürücülük yalnızca direksiyon hâkimiyeti değildir; öfkesini yönetebilmek, aceleyi erteleyebilmek ve karşısındaki insanın canını kendi zamanından daha değerli görebilmektir.
Bugün Avrupa şehirlerinde bizi etkileyen şey yalnızca geniş kaldırımlar, düzenli yollar ya da teknolojik altyapı değildir. Asıl etkileyen, sürücünün yayayı görünce refleks hâline gelmiş bir saygıyla durabilmesidir. Bu davranış, şehir hayatının görünmez nezaketidir.
Boyabat’ta gördüğüm o sürücü bana umut verdi.
Çünkü değişim, istatistiklerle başlamaz; tek bir insanın doğru davranışıyla başlar.
Bir sürücü durur, arkasındaki onu örnek alır. Bir çocuk bunu görür, büyüdüğünde aynı davranışı tekrar eder.
Böylece kural, kuşaktan kuşağa aktarılan bir görgüye dönüşür.
Trafikteki en büyük sorunlarımızdan biri, zamanı insan hayatından daha değerli sanmamızdır.
Halbuki yaya geçidinde beklenen birkaç saniye, bir annenin evladına kavuşması, bir öğrencinin okuluna güvenle ulaşması, yaşlı bir insanın korkmadan karşıya geçebilmesi demektir.
Bir toplumun medeniyet seviyesi, en zayıf olanın ne kadar korunduğuyla ölçülür. Trafikte en savunmasız olan ise yayadır.
Bu nedenle yaya geçidinde duran sürücü, aslında yalnızca bir yayaya yol vermemiş; şehrin medeniyetine, vicdanına katkıda bulunmuştur.
Elbette hâlâ eksiklerimiz var. Trafik kazaları can yakmaya devam ediyor. Kuralları hiçe sayan, hız tutkusu uğruna hayatları tehlikeye atan sürücüler de var.
Fakat umut, kötünün çokluğunda değil; iyinin görünür hâle gelmesindedir.
Yerel gazeteler yalnızca felaketleri değil, bu tür güzel örnekleri de manşete taşımalıdır. Çünkü toplum, gördüğünü tekrar eder.
Unutulmamalıdır ki iyi örnekler çoğaldıkça iyi davranışlar da çoğalır.
Boyabat’ın kavşağında duran o araç, bana bir gerçeği yeniden öğretti:
Medeniyet sadece büyük caddelerde değil, aynı zamanda yaya geçidinde de başlar.
Bugün belki bir sürücü durdu. Yarın beş sürücü duracak. Sonra bütün bir şehir duracak.
İşte o zaman çocuklar korkmadan okula gidecek, yaşlılar bastonlarına değil güven duygusuna yaslanacak, anneler evlatlarını yolun karşısına geçirirken yürekleri ağızlarına gelmeyecek.
Trafik sadece araçların akışı değildir; aynı zamanda karakterlerin, terbiyenin ve toplumsal ahlâkın da aynasıdır.
Direksiyon başındaki insan, aslında kendi şahsiyetini kullanmaktadır. Korna ile bağıran da odur, sabırla bekleyen de. Yol vermeyen de odur, hayatı önceleyen de.
Boyabat birilerine göre küçük bir ilçe olabilir; fakat büyük değişimler çoğu zaman küçük şehirlerde filizlenir.
Çünkü insanlar birbirini tanır, örnek davranış daha hızlı yayılır, iyilik daha çabuk görünür hâle gelir.
Bir kavşakta başlayan saygı, bir caddede büyür; bir caddede büyüyen saygı, zamanla bütün bir memleketin kültürüne dönüşebilir.
Dilerim ki yarın yerel gazetelerin sayfalarında kazaların değil, kurallara uyan sürücülerin, güvenle karşıya geçen çocukların, birbirine saygı gösteren insanların haberleri çoğalsın.
Çünkü şehirleri güzelleştiren yalnızca yeni binalar, geniş yollar veya modern kavşaklar değildir; insanın insana gösterdiği inceliktir, saygıdır.
O gün Boyabat’ta bana yol veren sürücünün adını bilmiyorum. Belki bir memurdu, belki bir esnaftı, belki bir köylüydü. Belki de şehir dışından biriydi.
Fakat bildiğim bir şey var:
O sürücü, farkında olmadan bana yalnızca geçiş hakkı vermedi; bu ülkenin, dolayısıyla bu şehrin değişebileceğine dair umudu da verdi.
Ve umut, bazen bir yaya geçidinde duran tek bir aracın farlarında görünür.
Bir şehir, yayasına yol verdiği gün gerçekten büyümeye başlar; bir ülke ise insan hayatını hızdan üstün tuttuğu gün gerçek anlamda medenileşir.