Boyabat Salar Köyü Karpuzu

Boyabat–Kastamonu yolunun on beşinci kilometresinde, kalker kayaların yüzüne oyulmuş mezarların gölgesinde bir köy uzanır: O köy, Salar Köyü'dür.

Yolcular çoğu zaman başlarını kaldırıp kayalığa bakar, fakat aşağıdaki tarlalara gözlerini indirmez.

Oysa Gökırmak’ın taşıdığı bereketli alüvyon, gündüzün yakıcı güneşi ve gecenin serinleten vadi rüzgârı orada buluşur; toprağın bağrında bir sır olgunlaşır: Salar Köyü Karpuzu.

Bir ürünün “yöresel” sayılması için mucize gerekmez. Yalnızca başka yerde tutmayan bir tat yeter.

Aynı tohumu alıp yüz kilometre öteye ekersiniz; kabuğu olur, eti olmaz. Sebebi mistik değil, somuttur:

Toprağın yapısı, suyun mineral bileşimi, gece ile gündüz arasındaki fark.

İşte o fark, karpuzun şekerini tatlı bir yoğunluğa dönüştürür. Salar Köyü'nün vadisi bu farkı armağan gibi sunar.

Ama mesele tarlada bitmez. Asıl sorun, tarladan sonrasında başlar.

Üretici, emeğini pazara indirdiğinde çoğu kez şu cümleyi kurar: “Emeğimiz bu yıl da boşa gitti.”

Tarlada çoğu yerde kilosu dört liraya düşen karpuz, metropol pazarda bambaşka bir fiyata satılır.

İstanbul’da bir ayda yaklaşık yirmi üç bin ton karpuz el değiştirir; talep vardır, ama üretici kendi adıyla o talebe ulaşamaz.

Küçük köy üretimi bu denklemde en kırılgan halkadır. Adana’nın, Diyarbakır’ın, Trakya’nın devasa tarlalarıyla tonaj yarışına giremezsiniz. Gücünüz nakliyede, depolamada, pazarlık masasında zayıftır.

Salar Köyü’nün tek şansı, tonajla değil, kimlikle rekabet etmektir.

Kaybetmenin ne olduğunu tabii ki biliyoruz.

Trabzon’un Yalıncak karpuzu hâlâ hatırlarda. Adı meşhur, tadı meşhur, ama tarlası boş. Yöresel bir ürün ölürken gürültü çıkarmaz; yalnızca ekim yapan hane sayısı her yıl biraz azalır. Sonra bir gün, “Eskiden burada karpuz olurdu” cümlesi kalır geriye.

Ama tersini de gördük. Tunceli Çemişgezek’te Hıdıroz karpuzu, doğal yöntemlerle yetiştirilip hasat mevsiminde adıyla tezgâha çıkar. Fark tohumda değil, anlatıda ve örgütlenmededir.

O hâlde ne yapmalı?

Boyabat Çemberi, Boyabat Ezmesi, Gazidere Domatesi gibi Salar Köyü Karpuzu da coğrafi işaretle tescillenmelidir. Tescil, ürünü hukuken koruyan bir kimliğe dönüştürür. Tescilsiz ürün, adını da tadını da başkasına kaptırmaya mahkûmdur.

Bu iş tek bir çiftçinin değil; kaymakamlığın, belediyenin, ziraat odasının ve il tarım müdürlüğünün ortak masasıdır.

Tohumun kayda geçmesi gerekir. Yerel çeşidin sürdürülebilirliği, birkaç yaşlı çiftçinin ellerine bırakılamaz. Popülasyon kayıt altına alınmalı, tohum bankasına teslim edilmeli, seleksiyon bilinçle yapılmalıdır.

Sonra doğrudan pazarlama…

Üretici birliği ya da kooperatif, tek başına yirmi ton satan adamı iki yüz ton satan bir yapıya dönüştürebilir.

Şehirlerdeki marketlerin “yöresel ürün” reyonları doğrudan tedarikçi arıyor; kapı çalınmadığı için kapalı duruyor.

Salar Köyü'nün elinde bir başka imkân daha var:

Kaya mezarları.

Yol kenarında bir tabela, arkeolojik bir çekim noktası… Mezarı görmeye gelen, karpuzunu da alıp gider.

Ağustos ortasında düzenlenecek bir hasat şenliği, doğru anlatılırsa, yılın reklam bütçesini tek günde karşılayabilir.

Karpuzda kayıp çoğu zaman fiyatta değil, firede olur. Doğru istifleme, gölgeli bekletme, basit bir tasnif… Bunlar küçük masraflardır, getirisi büyüktür.

Bir ürünün geleceği, onu yetiştirenin çocuğunun tarlada kalıp kalmayacağına bağlıdır.

Genç Salarlı, karpuzun hem tatlı hem kârlı olduğunu görürse kalır; yalnızca tatlı olduğunu görürse İstanbul’a gider ve orada, kendi köyünün karpuzunu üç katı fiyata satın alır.

Kayalara oyulmuş mezarlar iki bin yıldır ayakta. Onları oyanlar, bu vadinin bereketini bizden önce fark etmişti.

Aynı vadide yetişen bir karpuzun adının kaybolması, doğrusu, biraz ayıp olur.