Eylül Geliyor...

OSMAN ÇAKIR
29 Ağustos 2026

Boyabat’ta akşamın rengi değişti...

Sosyal medya kullanıcıları akşam güneşinin batışını paylaşıyorlar.

Haziran, Temmuz, Ağustos gitti. Söylemesi dile kolay. Koca üç ay...

Üç uzun yaz ayı.

Kimi için deniz kenarında, kimi için köyde, kimi için çalışarak, kimi içinse memlekete dönmenin sevincini yaşayarak geçti.

Şimdi Eylül geliyor...

Takvimde yalnızca bir yaprak değişecek sanıyoruz değil mi?

Oysa Eylül geldiğinde yalnızca takvim değişmez. Şehirlerin, kasabaların, köylerin rengi değişir.

Boyabat’ın da değişecek.

Orta Çarşı’nın üzerine akşam daha erken çökecek.

Gün boyu güneşin altında kalan kaldırımlar, akşam serinliğine bırakacak kendisini.

Dükkânların önündeki sandalyeler azalacak. Yaz boyunca uzayan sohbetler biraz daha erken bitecek.

İnsan, hiç beklemediği bir anda çocukluğunu hatırlayacak.

Boyabat’ta mevsimler biraz daha başka yaşanır çünkü.

Burası öyle bir yerdir ki, şehrin değişimini yalnızca takvimden değil, sokaktan anlarsınız.

Yazın ortasında çarşıya çıktığınızda insan sesleri birbirine karışır.

Cadde boyunca dükkânlar hareketlidir.

Kahvelerin önü kalabalıktır.

Köylerden gelenler alışverişini yapar.

Gurbette yaşayanlar memlekete dönmüştür.

Yıllardır görmediğiniz bir yüzle, hiç beklemediğiniz bir köşede karşılaşırsınız.

“Hoş geldin.”

“Ne zaman geldin?”

“Çocuklar nasıl?”

“Ne zaman dönüyorsun?”

Bu cümlelerin her biri, aslında Boyabat’ın yaz mevsimindeki hikâyesidir.

Çünkü yaz, Anadolu kasabalarında yalnızca sıcak değildir. Yaz, memleketin yeniden kalabalıklaşmasıdır. Gurbetteki evlatların baba ocağına dönmesidir. Yıllardır kapalı duran evlerin pencerelerinin açılmasıdır. Bahçelerde yeniden çocuk seslerinin duyulmasıdır. Akşamları kapı önlerine sandalyelerin çıkarılmasıdır. Eski dostların yeniden aynı masanın etrafında buluşmasıdır.

Ama Eylül gelince…

Her şey yavaş yavaş eski hâline döner.

Gurbetçiler birer birer yola çıkar. Otogarlar, şehirlerarası yollar yeniden kalabalıklaşır. Bagajlara memleketten alınan yiyecekler konur.

Bir kavanoz salça…

Bir bidon pekmez...

Bir torba pirinç…

Bahçeden toplanmış sebzeler…

Köyden gelen yumurtalar…

Belki bir sucuk…

Belki birkaç kavanoz reçel…

Ama bagaja sığmayan bir şey vardır: Memleketin kokusu...

Onu kimse yanına alamaz.

İnsan gider ama Boyabat’ın bir tarafı insanın içinde kalır.

Bir sokak…

Bir çeşme…

Bir ev…

Bir ağaç…

Bir kahvehane…

Bir mezarlık…

Bir çocukluk arkadaşı…

Bazen de yalnızca akşamüstü gökyüzünün rengi…

İnsan yıllar sonra memleketini düşündüğünde çoğu zaman büyük şeyleri hatırlamaz.

Bir kapının önündeki sandalyeyi hatırlar.

Bir annenin sesini…

Bir babanın eve gelişini…

Bir komşunun selamını…

Bir bakkalın önündeki sohbeti…

Bir yaz akşamını…

İşte memleket biraz da bunlardan oluşur.

Eylül geldiğinde köylerin sesi de değişir.

Yaz boyunca hareketli olan köy yolları sakinleşmeye başlar.

Çocuklar şehirlerine döner.

Gurbette yaşayanlar yeniden yola çıkar.

Evlerin önündeki kalabalık azalır.

Bahçelerdeki telaş yerini sonbahar hazırlığına bırakır.

Ama köyler bilir:

Kış yaklaşmaktadır.

Odunlar hazırlanır.

Kilerler düzenlenir.

Kışlıklar yapılır.

Evlerin kapıları daha sık kapanır.

Akşamlar uzar.

Köy, kendi sessizliğine yeniden kavuşur.

Bir köy akşamını şehir insanına anlatmak kolay değildir.

Güneş battıktan sonra dünyanın nasıl bir sessizliğe büründüğünü bilmek gerekir.

Uzakta bir köpek havlar.

Bir evin kapısı kapanır.

Bir yerlerde soba hazırlığı yapılır.

Rüzgâr ağaçların arasından geçer.

Sonra gökyüzü…

Şehirde göremediğimiz kadar yıldızla dolar.

İnsan başını kaldırır ve düşünür:

“Biz bu gökyüzünü ne zaman kaybettik?”

Belki de kaybetmedik.

Sadece şehirlerin ışıkları arasında unutmuş olduk.

Eylül, Boyabat’ın eski sokaklarına da başka yakışır.

Hele akşam üstleri…

Güneş yavaş yavaş çekilirken eski evlerin duvarlarına vuran ışık değişir.

Gündüzün hareketi azalır.

Çarşı sakinleşmeye başlar.

Bir dükkânın kepengi iner.

Bir kahvenin önünde son çaylar içilir.

Bir esnaf, günün hesabını yaparken dışarıya dalgın dalgın bakar.

Belki karşı kaldırımda çocukluğundan tanıdığı birini görür.

Belki yıllardır görmediği bir yüzü hatırlar.

İnsanın aklına şu gelir:

Bu sokaklar ne çok insan gördü…

Ne çok insan geçti bu kaldırımlardan.

Kimler geldi…

Kimler gitti…

Kimler büyüdü…

Kimler yaşlandı…

Kimler aynı sokakta yürüyüp başka hayatlara savruldu.

Bazıları gurbete gitti.

Bazıları başka şehirlerde hayat kurdu.

Bazıları geri döndü.

Bazıları ise bir daha hiç dönmedi.

Sokaklar kaldı.

İnsanlar değişti.

Orta Çarşı’nın da böyle bir hafızası vardır.

Oradan geçen her insan, farkında olmadan şehrin geçmişinin içinden geçer.

Bugün sıradan gördüğümüz bir dükkânın yerinde belki yıllar önce başka bir dükkân vardı.

Bugün önünden hızlıca geçtiğimiz bir bina, bir zamanlar insanların önemli işlerini hallettiği bir yerdi.

Bir kapıdan giren insanların telaşı, yıllar sonra yalnızca hatıralarda kaldı.

Şehirlerin hafızası biraz da böyledir.

Binalar değişir.

Dükkânlar değişir.

Tabelalar değişir.

Sokakların yüzü değişir.

Ama bazı hikâyeler kalır.

Bir şehrin gerçek hafızası taşlarda değil, insanların hatıralarında yaşar.

Bu yüzden yaşlı bir Boyabatlıya eski çarşıyı sormak, bir tarih kitabı okumaktan daha farklıdır.

Çünkü o, yalnızca binaları anlatmaz.

İnsanları anlatır.

Dostlukları…

Esnafları…

Yangınları…

Düğünleri…

Cenazeleri…

Bayramları…

Ramazan akşamlarını…

Kışları…

Çocukluklarını anlatır.

Eylül biraz da eski Boyabat’ı hatırlatır insana.

Henüz her şeyin bu kadar hızlı olmadığı zamanları…

İnsanların birbirini daha çok tanıdığı günleri…

Bir haberin telefondan değil, komşudan öğrenildiği yılları…

Çocukların akşam ezanına kadar sokakta oynadığı zamanları…

Bir evden çıkan yemeğin kokusunun komşuya kadar ulaştığı günleri…

Kapıların daha kolay çalındığı zamanları…

Bir insanın derdinin, yalnızca kendi derdi olmadığı yılları…

Şimdi bunların çoğu değişti.

Hayat hızlandı.

Telefonlar çoğaldı.

Sokaklar kalabalıklaştı.

Ama insanın içindeki ihtiyaç değişmedi.

Hâlâ bir selam bekliyoruz.

Hâlâ hatırlanmak istiyoruz.

Hâlâ bir dostun “Nasılsın?” demesine ihtiyaç duyuyoruz.

Hâlâ memleketimizi özlüyoruz.

Hâlâ bazı akşamlar, hiçbir sebep yokken çocukluğumuzu düşünüyoruz.

Belki Eylül'ün asıl sırrı burada.

İnsan, yaz boyunca dışarıya bakar.

Eylül gelince biraz içine bakar.

Yazın kalabalığından sonra insan kendi sesini duymaya başlar.

Bir çayın buğusuna dalar.

Pencereden sokağı seyreder.

Yağmurun ilk kokusunu içine çeker.

Geçmişin kapısını aralar.

Bir fotoğraf çıkar karşısına.

Fotoğraftaki herkes gençtir.

Gülmektedir.

Henüz hayatın ne kadar hızlı geçeceğini bilmiyorlardır.

Fotoğrafa bakarken insanın içinden bir cümle geçer:

“Ne çabuk geçti…”

İşte zamanın en büyük şaşırtmacası budur.

Yaşarken uzun gelen yıllar, hatırlarken kısacık gelir.

Boyabat’ın Eylül'ü biraz da gurbetin ayıdır.

Çünkü yaz bitince memleket boşalır.

Bir süre önce sokaklarda gördüğünüz insanlar artık yoktur.

Bir akrabanın arabası garajda değildir.

Bir dostun sesi kahvede duyulmaz.

Bir evin penceresi kapanmıştır.

Bir çocuk sesi kesilmiştir.

Siz, farkında olmadan o insanları özlemeye başlarsınız.

Telefon açarsınız.

“Vardınız mı?”

“Yol nasıl geçti?”

“Bir daha ne zaman geleceksiniz?” dersiniz.

Bazen de hiçbir şey söylemeden telefonu kapatırsınız.

Çünkü insan bazı özlemleri kelimelere sığdıramaz.

Eylül bize bir şeyi daha hatırlatır:

Hiçbir yaz sonsuza kadar sürmez.

Ne Haziran kalır.

Ne Temmuz.

Ne Ağustos.

Güneş bile her akşam biraz daha erken veda eder.

Ağaçlar yeşil yapraklarını sarıya bırakır.

Tarlalar dinlenmeye çekilir.

Bahçeler sessizleşir.

Şehirler yavaşlar.

İnsan, hayatın da mevsimler gibi olduğunu anlar.

Bazı insanlar hayatımıza yaz gibi girer.

Bazıları sonbahar gibi…

Bazıları kış gibi…

Ama hepsi bir şey bırakır.

Bir söz.

Bir hatıra.

Bir yara.

Bir tebessüm.

Bir ders.

Bazen de bir özlem.

Belki de bu yüzden Eylül geldiğinde birbirimizi biraz daha çok aramalıyız.

Annemizi…

Babamızı…

Kardeşimizi…

Dostumuzu…

Çocukluk arkadaşımızı…

Yıllardır görüşmediğimiz komşumuzu…

“Sonra ararım.” dediğimiz insanı…

Çünkü hayatın en büyük yanılgısı, sonra için fazla zamanımız olduğunu sanmaktır.

Oysa zamanın kimseye borcu yok.

Bugün var.

Yarın belki var.

Ama kesin değil.

Bu yüzden seviyorsak söyleyelim.

Özlediysek arayalım.

Kırgınsak konuşalım.

Bir dostun kapısını çalalım.

Bir çocuğun başını okşayalım.

Yaşlılarımızın yanında biraz daha fazla oturalım.

Çünkü yıllar sonra hatırlayacağımız şeyler, çoğu zaman satın aldıklarımız değil; yanında olduğumuz insanlarla geçirdiğimiz anlardır.

Haziran, Temmuz, Ağustos gitti.

Eylül geliyor.

Boyabat’ın gökyüzü biraz daha erken kararacak.

Orta Çarşı’nın sesi akşam saatlerinde biraz daha azalacak.

Köy yolları tenhalaşacak.

Gurbet yolları yeniden kalabalıklaşacak.

Evlerin kapıları kapanacak.

Bahçeler sessizleşecek.

Ağaçların yaprakları sararacak.

Ve biz…

Hiç ummadığımız bir anda bir şeyleri özleyeceğiz.

Belki eski bir evi.

Belki Orta Çarşı’daki eski günleri.

Belki çocukluğumuzu.

Belki köydeki baba evini.

Belki artık hayatta olmayan bir büyüğümüzü.

Belki yıllar önce aynı sokakta yürüdüğümüz bir arkadaşı.

Belki de yalnızca…

Bir daha geri gelmeyecek olan bir yazı.

İnsan bazen bir mevsimi değil, o mevsimdeki kendisini özler.

Belki Eylül'ün hüznü bundandır.

Çünkü Eylül bize yalnızca sonbaharın geldiğini söylemez.

Bize, bir yılın daha eksildiğini söyler.

Bir yaz daha geçti.

Bir yaş daha aldık.

Biraz daha değiştik.

Biraz daha yorulduk.

Biraz daha uzaklaştık çocukluğumuzdan.

Ama hâlâ şansımız var.

Çünkü bugün hâlâ yaşıyoruz.

Hâlâ bir dostu arayabiliriz.

Hâlâ bir büyüğün elini öpebiliriz.

Hâlâ bir çocuğun gülüşüne ortak olabiliriz.

Hâlâ akşamüstü Boyabat sokaklarında yürüyebiliriz.

Hâlâ gökyüzüne bakabiliriz.

Hâlâ sevdiğimizi söyleyebiliriz.

Hâlâ bir Eylül akşamında, şehrin üzerine çöken o ince hüznün içinde, hayatın bize verdiği en büyük hediyeyi fark edebiliriz:

Yaşamak.

Eylül geliyor…

Bırakalım gelsin.

Boyabat’ın üzerine akşamları kızıl bir sessizlik bıraksın.

Köy yollarına serinlik, çarşılara sakinlik, evlere hatıra getirsin.

Gurbetçileri uğurlarken biraz hüzün bıraksın.

Çocukların okul yollarına yeni başlangıçlar koysun.

Bize, geçen zamanın kıymetini hatırlatsın.

Çünkü biliyoruz artık:

Bir gün bu Eylül'ü de özleyeceğiz.

Bugün sıradan sandığımız bir akşamı…

Bir çay sohbetini…

Bir sokak lambasının altında yürümeyi…

Bir dostun sesini…

Bir evin açık penceresinden gelen yemek kokusunu…

Belki de yalnızca Boyabat’ın akşam serinliğini…

Yıllar sonra hatırlayıp içimizden şöyle diyeceğiz:

“Ne güzel günlermiş…”

O halde madem Eylül geliyor, bu kez yalnızca geçmişi özlemeyelim.

Bugünü de hatırlanacak kadar güzel yaşayalım.