Tüketim Çılgınlığı
Modern dünyanın en büyük paradokslarından biri; bir yanda kıtlık korkusu yaşarken, diğer yanda elimizdekini fütursuzca çöpe atmamızdır.
Üzülerek söylüyorum: Bugün güzel ülkemizin her köşesinde lüks yaşam, görkem ve israf sınır tanımıyor.
Eskiden okul sıralarının üzerine serilen beyaz örtüleri hatırlar mısınız?
Ne zaman sıralar örtülerle kaplansa, hemen "Yerli Malı Haftası" akla gelirdi.
O örtülerin üstüne annelerimizin binbir emekle hazırladığı kekler, memleketin dört bir yanından gelen fındıklar, elmalar, portakallar özenle yerleştirilirdi.
"Yerli Malı Haftası" sadece yerli üretimi desteklemek değil, aynı zamanda bir kanaat eğitimiydi. O masadan hiçbir şey çöpe gitmezdi; fındığın kabuğu bile sobanın içine atılır, enerjiye dönüşürdü. Bugün ise o naif tablodan çok uzağız.
Modern dünya bize "al, kullan, at" dediğinden beri, sadece eşyaları değil; emeği, toprağı ve geleceğimizi de çöpe atıyoruz.
Üretirken Kaybediyoruz, Tüketirken Harcıyoruz
Rakamlar can yakıcı. Yapılan araştırmalara göre, dünyada ve ülkemizde üretilen gıdanın neredeyse yarısı sofraya ulaşmadan ya da sofradan kalkar kalkmaz çöpe gidiyor.
Bu sadece bir "yemek" kaybı değil; o domatesin yetişmesi için harcanan suyun, çiftçinin nasırlı elinin, toprağın veriminin ve nakliye için yakılan mazotun da çöpe gitmesi demek.
Üretim aşamasındaki kayıpları bir nebze teknolojiyle açıklayabiliriz; ancak satın aldığımız ürünlerin çöpe gitmesini neyle açıklayacağız?
Ekmeğin Sessiz Çığlığı
En acısı da ekmek israfıdır. Bizim kültürümüzde ekmek "nimet"tir. Yerde görülse öpülüp başa konulan, yüksekçe bir yere kaldırılan ekmek, bugün fırınlardan poşetlerle çıkıp çöplüklerde son buluyor.
Türkiye’de her gün milyonlarca ekmek çöpe gidiyor. Bir yanda "bir lokma" için kilometrelerce yürüyen insanlar, diğer yanda tabağında bıraktığı ekmeğin hesabını yapmayan bizler...
İsraf, sadece cebimizdeki parayı değil, toplumsal ahlâkımızı da kemiriyor. Satın alırken ihtiyacımız olanı değil, gözümüzün doymadığını alıyoruz.
"Ya lazım olursa?" diyerek doldurulan buzdolapları, aslında birer bekleyen çöp ambarına dönüşmüş durumda.
Eski Ruha Yeni Bir Bakış
"Yerli Malı Haftası" etkinliklerini nostaljik bir anı olarak rafa kaldırmamalıyız.
Aksine, o haftanın özünde yatan öz kaynaklarına sahip çıkma bilincini bugüne uyarlamalıyız.
- Bilinçli Tüketici: İhtiyacımız kadar almayı, porsiyonlarımızı küçültmeyi öğrenmeliyiz.
- Sıfır Atık: Mutfaktaki artıkları değerlendirme kültürünü (bayat ekmekten köfte, sebze kabuklarından kompost gibi) yeniden canlandırmalıyız.
- Yerli Üretime Saygı: Bir ürünün yerli olması, sadece üzerinde "Made in Türkiye" yazması değil; o ürünün her damlasının bu toprağın teri olduğunu bilmektir.
Sonuç olarak; israf bir tercih değil, bir karakter meselesidir.
Sofralarımızdan taşan bolluk, vicdanlarımızdaki boşluğu doldurmaya yetmiyor.
Eğer bugün tabağımızdaki yarım dilim ekmeği çöpe atarken içimiz sızlamıyorsa, sadece yerli malını değil, insani değerlerimizi de kaybetmişiz demektir.
Gelin, o eski okul sıralarındaki bilince geri dönelim. Üretirken tasarrufu, tüketirken adaleti rehber edinelim.
Unutulmamalıdır ki, çöpe giden her lokma, bir başkasının hakkı, doğanın ahı ve çocuklarımızın geleceğidir.