Ramazan'da Pide Kuyruğu

Ramazan ayının kendine has bir dili vardır. Bu dil, sadece minarelerden yükselen ezanla, iftar sofralarındaki dualarla ya da akşam serinliğinde sokaklara yayılan o tanıdık telaşla sınırlı değildir.

Bu dil, aynı zamanda fırınların önünde uzayan ya da bu yıl olduğu gibi bazen kısalan pide kuyruklarında konuşulur. Çünkü Ramazan, insanı sadece açlıkla değil, insanla da yüzleştirir.

İftar sofrası denildi mi, gözümüzün önüne çeşit çeşit yemekler, özenle hazırlanmış tabaklar gelir. Ama işin aslı şudur:
O sofranın ruhu çoğu zaman bir pideyle tamamlanır.

Hele ki o pide sıcaksa, daha fırından yeni çıkmışsa…

İşte o zaman sofraya sadece ekmek değil, bir gelenek, bir hatıra, bir çocukluk da konmuş olur.

Başka hiçbir sıcak ekmek, o pidenin yerini dolduramaz. Çünkü mesele un, su ve maya değildir. Mesele, o ekmeğin taşıdığı zamandır.

Bu yıl bir iftar vakti, mahalle fırınına doğru yürürken içimde eski Ramazanlardan kalma bir beklenti vardı.

Fırının önünde uzayıp giden, sabırsız ama bir o kadar da sabırlı bir kalabalık… Kimi elinde poşet, kimi cebinde bozuk para sayar halde, kimi de “kaç dakika kaldı?” diye saatine bakar.

Ama bu kez öyle olmadı. Sıra vardı, ama o eski kalabalık yoktu.

İnsan ister istemez düşünüyor:
Soğuk hava mı insanları evde tuttu, yoksa bir yumurtalı pidenin kırk beş liraya çıkması mı bu sessizliği getirdi?

Ramazan’ın bereketi konuşulur hep. Ama bazen bereketin yerini hesap kitap alır.

İnsanlar artık pide alırken bile “kaç tane alsak?”, “bi' pide alsak olur mu?” diye düşünür hale gelmişse, orada sadece ekonomik bir mesele değil, ruhsal bir değişim de vardır. Çünkü Ramazan, paylaşmanın ayıdır. Ama paylaşmak için önce sahip olmak gerekir.

Yine de, kuyruklar sadece alışveriş yapılan yerler değildir. Kuyruk, bir çeşit açık hava meclisidir.

Hele Ramazan’da, pide kuyruğu âdeta küçük bir ülke gibidir. Orada herkes vardır:
Emekli amca, işten çıkmış yorgun genç, alışverişten dönen anne, elinde pideyle eve koşmayı bekleyen çocuk…

Elbette herkesin bir fikri de vardır. Ülke konuşulur o sırada. Ekonomi konuşulur. “Eskiden şöyleydi” diye başlayan cümleler, “şimdi böyle” diye biten serzenişlere dönüşür.

Dünya konuşulur. Savaşlar, krizler, fiyatlar… Bazen kimsenin tam olarak bilmediği ama herkesin üzerine söyleyecek bir sözü olduğu meseleler uzun uzun tartışılır.

Bu sohbetler hararetlidir ama genelde ölçülüdür. Çünkü herkes aynı sıradadır. Aynı bekleyişin içindedir. Bu da insanları bir nebze eşitler.

Ta ki biri çıkıp sıraya yandan girene kadar… İşte o an, Ramazan’ın sabrı sınanır.

Bir anda sohbetin konusu değişir. Az önce dünya meselelerini tartışan insanlar, şimdi birkaç adımlık bir mesafeyi konuşur hale gelir.

Gözler o kişiye çevrilir. İçten içe bir huzursuzluk başlar. Ama o kişi genelde hazırlıklıdır. Mazereti hemen söyler:
“Ben sadece ekmek alacaktım…”

Bu cümle, sanki sihirli bir anahtar gibidir. Söylenir söylenmez, sıranın düzenini değiştirme hakkı verdiği düşünülür.

Oysa sırada bekleyen herkesin de bir gerekçesi vardır. Kimi çocuğuna yetişmeye çalışıyordur, kimi iftara dakikalar kala eve varmak zorundadır.

Ama kimse bunu öne sürmez. Çünkü sıra, görünmeyen bir adalet duygusuna dayanır. Herkes bilir ki, sıraya saygı, aslında birbirine saygıdır.

Belki de mesele sadece pide değildir. Mesele, birlikte yaşamanın küçük kurallarıdır.

Sıraya girmek, beklemek, başkasının hakkını gözetmek…

Bunlar basit gibi görünen ama toplumun temelini oluşturan davranışlardır.

Ramazan ise bu davranışların daha görünür hale geldiği bir aydır. Çünkü insan açken, sabır daha kıymetlidir. İnsan aceleyken, adalet daha zor korunur.

Fırının önünde beklerken, aslında kendimizi bekleriz biraz da.

Sabırla mı davranacağız, yoksa aceleyle mi? Başkasının hakkını gözetebilecek miyiz, yoksa kendi işimizi öne mi alacağız?

Ramazan, işte bu soruları sessizce sorar.

Sıra yavaş yavaş ilerler. Fırından çıkan pidelerin kokusu havaya karışır. O koku, çocukluğumuzu, eski Ramazanları, kalabalık sofraları hatırlatır.

Belki de o yüzden, insanlar hâlâ o pideyi almak için sıraya girer. Çünkü o pide sadece bir yiyecek değildir. O, geçmişle kurulan bir bağdır.

Elimde sıcak pideyle eve dönerken şunu düşündüm:
Belki de Ramazan’ı Ramazan yapan, büyük ibadetlerden çok bu küçük anlar.
Bir fırın kuyruğu, kısa bir sohbet, bir sabır sınavı… Bazen de bir cümle:
“Ben sadece ekmek alacaktım…”

İşte Ramazan, tam da bu cümlenin içinde gizlidir. Çünkü insan, en çok böyle anlarda kendini gösterir.