Misafir...
Yılın belli zamanları vardır; o günler takvimde sadece bir yaprak değildir...
O günler geldiğinde içimizde bir kapı aralanır, kalbimizin eşiğinde ince bir ışık belirir.
İşte o zaman, bir “misafir” gelir... Öyle sıradan bir misafir değil; gelişiyle sofraların bereketini, kalplerin yumuşaklığını, gözlerin mahcubiyetini beraberinde getiren bir misafir.
Her yıl gelir. Ama her gelişinde biraz daha erken, biraz daha sessiz…
Sanki bizi yoklar gibi. “Hazır mısınız?” der gibi.
Bu misafir naziktir. Gürültüyü sevmez. Gösterişten hoşlanmaz. Onu en çok inciten şey ise kalp kırıklarıdır. Çünkü o, kalbin en derin yerine misafir olur.
Büyüklerimiz derlerdi ki: “Misafir on nasiple gelir, birini yer, dokuzunu bırakır.”
Bu söz sadece sofraya konan ekmekle ilgili değildir. Bu söz, bereketin sırrıdır.
O geldiğinde aynı evde pişen yemek daha doyurur, aynı kazanç daha huzurlu olur, aynı su daha serinletir. Çünkü o, sadece mideye değil, ruha da dokunur.
Ama şunu unutmamak gerekir:
Misafir, geldiği evin hâline bakar.
Eğer o evde kırgınlık varsa, bereket kapıdan içeri girmez.
Eğer o evde kibir varsa, rahmet eşiği geçmez.
Eğer o evde gıybet varsa, huzur bir köşeye çekilir.
Bugün en çok unuttuğumuz şey, incelik…
Kaba davranışlar, sert sözler, düşünmeden kırılan kalpler…
Birbirimize karşı hoyratlaştık. Oysa o misafir, incelikle anlaşır. Bir bakışta, bir sözde, bir susuşta kırılabilir.
Açıkça yiyip içmekten değil sadece mesele…
Açıkça kırmaktan sakınmak asıl mesele.
Bir insanın onurunu incitmek, bir sofrada oruç bozmak kadar ağırdır belki de.
Bir kalbi kırmak, bir kapıyı yüzüne kapatmak gibidir.
En çok da şu yara derindir:
İki insanın arasına giren sözler…
Birinin söylediğini ötekine taşımak, araya diken ekmek gibi.
İftira ise toprağa zehir katmak gibidir. Oradan artık hayır gelmez.
O misafir, böyle yerlere uğramaz. Uğrasa da durmaz.
Oysa ne kadar basit aslında…
Bir telefon kadar yakın bazen iyilik.
Uzun zamandır konuşmadığın bir dostu aramak…
Kırgın olduğun birine “gel barışalım” demek…
Ya da sadece “hakkını helal et” diyebilmek…
Bunlar küçük şeyler değil. Bunlar, misafirin en sevdiği hediyelerdir.
Ama dikkat…
Biri zeytin dalı uzattığında onu geri çevirmek, sadece bir insana değil, o misafire de kapıyı kapatmaktır.
Bir de unutulanlar var tabii…
Kapısını çalmadığımız fakirler, hatırlamadığımız akrabalar, selam vermediğimiz komşular…
Biz geniş sofralarda otururken, bir köşede bekleyenler var.
Biz bolluktan konuşurken, yoklukla sınananlar var.
O misafir, en çok onların kapısını sever. Ve şunu iyi bilir:
Zekât verilmeden, fitreler dağıtılmadan çoğalan mal, aslında eksiktir.
Paylaşılmayan lokma, bereketini kaybetmiştir.
Bir başka ince mesele daha var…
Fiyatlar, pahalılık, ekmek…
Evet, hayat zor. Ama fırsatçılık daha zordur.
Birinin ihtiyacını kazanca çevirmek, sadece ticaret değil; vicdanla yapılan bir imtihandır.
O misafir, adaleti sever.
Haksız kazanca ise yüzünü çevirir.
Aslında mesele çok açık:
Bu misafir, soframıza değil kalbimize gelir.
Onu tutan da duvarlar değil, niyetlerdir.
Kapıyı kilitleyerek değil, gönlü açarak ağırlanır.
Ve en çok da şununla kalır:
İncitmemek…
Kırmamak…
Paylaşmak…
Affetmek…
Belki de en çok şunu hatırlamalıyız:
O, her yıl gelir ama her yıl aynı şekilde gitmez.
Kimi evden dua alarak çıkar, kimi evden sessizce…
Kimi kalplerde iz bırakır, kimi kalplerde iz bile bırakmadan geçer.
Belki de en acısı şudur:
Bazı kapılardan kırgın ayrılır.
O yüzden…
Bu yıl, biraz daha dikkat edelim.
Sözümüze, hareketimize, kalbimize, soframıza…
Birbirimize karşı daha hoşgörülü, daha yumuşak olalım.
Kırdıklarımızı onaralım.
Unuttuklarımızı hatırlayalım.
Çünkü bazı misafirler vardır…
Bir daha aynı şekilde gelmez.