BAŞKASINA YÜKOLMAK HARAMDIR!..

(ASALAK ÇOCUK)

                                                                                                  HİKÂYE: Nezih Yıldırım

Anadolu köylerinden birinde,8 çocuklu bir aile yaşıyordu. Aile fakirdi, sadece iki öküzü, bir ineği ve birde eşeği vardı. Eşeği yük öküzleri koşu ineği de sağım(süt) hayvanı olarak kullanırlardı. Bu ailenin çocukları da çok kıymetli idi ve başka kapılarda sürünmemesi için uğraş veriyorlardı.

Ama zor mertliği bozuyor durum çaresizliğe doğru gidiyordu. Bir gün babaları çocuklarını topladı:

Evlatlarım sizler benim gözümden bile sakındığım kıymetlilerimsiniz ve sizleri asla başka kapılara göndermek istemem. Ama ben çocukluğumda marangozluğu öğrendim ve (keseri göstererek) şu keser sayesinde bu güne kadar toprağımdan kopmadım. Kıt imkânlarla yaptığım reçberliğe keserle çalışmam destek oldu ve bizi bugüne kadar getirdi.

Ancak; köyümüzde benden daha beceriksiz olup, Ankara’ya İstanbul’a giden birçok insan en azından çocuklarını okuttu.

Bu ‘keser’ beni buralara bağladı, Allah’a şükür aç açık bırakmadı ama gelecekte sizleri bu toprakların doyurmayacağını düşünüyorum. Belki de benden daha iyi şartlara ulaşacaksınız ve karnınızı doyuracaksınız ama sizin çocuklarınızda okula gidemeyecek ve cahil kalacaklar.

Ben sizleri şehirlere gönderip okutamadım. Onun için Ankara’daki bir akrabamıza haber gönderdim çocukları göndersem nasıl olur diye sordum. Sağ olsun oda lokantalara veya başka bir yere işe koyarız gönder dedi. Ben de şimdilik büyük oğlumu göndereyim oda iyice yerleşince kardeşini çağırır diye düşündüm. Sizlerin benim gibi köye bağlı kalmasını istemiyorum. Ola ki gürbetellerde çalışma imkânınız olmadı, Allah’a şükür evimiz ocağımız yerinde bunun içinde hiç tasalanmayın.” dedi.

Öce büyük oğlunu bir iki yıl sonra da küçük oğlunu, Ankara ya gönderdi. Gönderirken de bir nasihatte bulundu ve: “oğlum dikkatli ve büyüklerinize saygılı olun, düzgün çalışın,  paranızı çarçur etmeyin yani tutumlu davranın, geldiğiniz yeri de hiç unutmayın” dedi.

Köylerde erkek çocuklarının çoğu kızlarında üç aşağı beş yukarı, hemen hepisi o tarihlerde okula gönderilmiyor nüfus cüzdanları sonradan alındığı için özellikle kız çocukları 5-6 yaş büyük yazdırılıyordu. Günün şartlarına göre bu ailede kız çocuklarından üçünü evlendirdi. İki Çocuğunu da Ankara’ya gönderdi.

Aradan yıllar geçti ve ailenin küçük oğlu Naif’de İlkokulu bitirdi. Aile bunu da Ankara’ya gönderdi.

Aslını söyleyecek olursak, Naif’i göndermek diğer ağabeylerini göndermekten aileye daha ağır geldi ve canlarından parça koparırcasına zorluk içinde hüzün yaşattı.


Naif ağabeylerinin yanına yerleşti ve nazlı yetişmiş olmasına rağmen çok akıllı bir çocuktu. Ağabeyleri araştırdı ve güzel bir işe girmesini sağladı.  Ailenin, üzerine titrendiği halde gayet olgun ve tutumlu davranışlar gösterdi. Kazandığı paraları da tuttu, babasına bol harçlık gönderdi ve ailesini köyde çok rahatlattı.

Babası annesi çokça dua ediyorlardı, biryan dan da, gözümüz yumulmadan evlendirsek demeye başlamışlardı.

Çünkü o tarihlerde Anadolu’da töre öyle idi. Gençlerin nasıl geçineceklerini düşünmeden evlendirdiklerinde atalık görevini yaptık sanarlardı. Aynen düşündükleri gibi de yaptılar ve Naif’i de diğer çocukları gibi 18 yaşına girmeden evlendirdiler.

Naif akıllıydı demiştik ya, kazandığı parasını bölerek bir kısmını babasına gönderdi, arta kalanı da ağabeyine teslim ediyordu.

Ağabeyi de adına bankaya yatırdı, biriken paralarla askere gitmeden ev ve arsa bile almıştı. Bir yandan da tahsilini tamamlamaya gayret gösteriyordu. Tahsilini yarıda bırakarak askerlik hizmetini tamamladı ve tekrar Ankara’ya geldi.

Ağabeylerinin de desteğiyle güzel ve hemde paralı bir işe girdi. Çalıştığı yerler fiyakası olan cakalı yerlerdi, ayrıca da üst üste tam 6 tanede çocuğu oldu.

Çocuklarını iyi yetiştirmek için çok gayret etti bir yandanda birikimlerini gayrimenkule yatırarak geleceğini hazırlamaya çalıştı. Daha iyi imkânlar için evler daireler aldı ve maaş gelirine kira gelirleri de kattı.

Böylece gelirini artırarak refah seviyesini artırmaya çalıştı. Tek derdi çocuklarının geleceği idi.

Tabi ki tek taraflı gayret yeterli olmayabiliyordu ve çocuklarının 4’u kız, 2 si erkekti ve Anadolu’da ki deyime uygun olarak çocukları için neredeyse saçını süpürge etti.

Tek derdi çocuklarının ezilmemesi idi. Yüksel tahsil yapmaları için çaba gösterdi ve hepsine gelecekleri için her imkânı sağladı. Ama bazı şeyler kişisel gayretle olmuyordu.

Naif’in çocukları içinde ayni şey geçerli oldu ve kızlardan 3’ü nasipleri çıktı evlendi, diğerleri de buldukları işlerde çalışıyorlardı.

Aradan geçen yıllarla Naif’in hizmeti de yaşı da ilerledi ve emeklilik dönemine girdi. Emekli olunca da içine kapandı ve çevresinden de koptu. Başta akrabalarıyla mesafeli durmaya başladı o ilgi gösterilmediğini düşünerek üzülüyordu.

Ağabeyleri ve ablaları da onun yan çekişine her şeyden nem kapmasına üzülüyorlar ve bu çocuğun psikolojisi mi bozuldu diyorlardı.

Bu arada Naif’in en çok kıymet ettiği ve kıyamadığı küçük oğlu haylazlığına rağmen güzel bir işe girmişti.

İş yerinde ki konumuna bakmadan ve sorumluluk taşımadan yıllarca doğru dürüst olmazsa da  imtiyazlı bir çalışmayla yıllarca  işe gitti geldi.

Ama gün geldi elin adamı dikkatsiz ve sorumsuz tavırlarını gördü ve işten çıkarıldı.

Çalıştığı yıllar içinde de hiç sorumlu davranmamıştı ama bir şekilde işine devam ettirilmiş ve en azından ailesine yük olmamıştı.

İşten çıkarıldıktan sonra sığara parasını bile kazanamayacak duruma gelmiş babası da emekli olduğu için onun maaşında da gerileme olmuştu. Böylece baba onurlu davranışıyla dışarı yansıtmasa da geçim alanında daralma başlamıştı.

Bu duruma canı sıkılıyordu ama çocuklarının hatasını sorumsuz davranışlarını da kabullenmek istemiyordu.

Ailesini ve çevresini üzen haylaz çocuk “asalak” tavırlarıyla gününü gün ediyor ve hiç iş arama ihtiyacı bile hissetmiyordu.

Zaten elinde ki işi de küçük görmüş ve hiçbir zaman kıymetini bilmemişti. İşin enteresan yönü bu çocuk konuşmalarında çok dindar görünüyor ve her lafı dini motiflerle süslenmiş gibi ağzından çıkıyordu.

Ama ibadet itaat yönü de zahirde pek görünmüyordu. Nasıl oldu ise bir Cuma günü erkenden (daha vaaz başlamadan) namaza gidiyor ve tamda vaaz kürsüsünün önüne oturuyordu.

Genç bir hoca efendi kürsüye çıkıyor ve peygamber efendimize, tekrarlaya, tekrarlaya üç beş defa farklı şekil de selatü selam getirerek vaaz etmeye başlıyor.

Ve konuyu iş hayatına getirerek“Müslüman olarak hepimiz sorumluyuz; Müslüman demek sorumlu insan demektir. Sorumluluk nedir? Tabi ki yükümlülüktür ve başkasına yük olmamaktır. Şartı da akıllı olmaktır, şimdi içimizden birine akılsız desek kimse kabul etmez. O halde akılsızlığı kabul etmeyen ve müslümanım diyen herkeste sorumludur.

Sorumluluğumuz:

Ailemize, çevremize, komşumuza, topluma millete memlekete yani her şeye karşı sorumluluktur.

Ayrıca İslam dini çalışma, üretme ve sorumluluk taşıma dinidir” der ve devamla  “Zaten cenabı Allah bir ayeti kerimesinde mealen “başız boş bırakılacağını mı zannediyorsunuz” der. Ve devamla Mehmet Akif Ersoy’un Hıristiyan âlemini anlatırken “İşleri dinimiz gibi, Dinleri de işimiz gibi” dediğini hatırlatarak çalışmanın önemini anlatır.

Hocanın sözleri “bu asalak haylaz çocuğu” düşündürür ve durumundan utandırır, “evet ben akıllıyım, elim ayağım tutuyor çalışmakta ayıp değil ben niçin ailemi üzüyorum” der.

Ve hemen başka bir hocanın yanına gider.

Hocaya vaazdaki anlatılanları, harfiyen anlatır.

Hoca da:

“Evet, Müslüman’ın çalışması lazım ve Kuran’ın emrine göre. “BAŞKASINA YÜKOLMAK HARAMDIR”  yani Kuranın yasakladığıdır.” der.

Ve dünün haylaz çocuğu etkilenir ve hemen iş aramaya başlar, üzerinde ki o ataleti atar, iş bulur, çalışarak kendini ve ailesini mutlu eder.

                                          Hoşça kalın.

YORUM EKLE