FUAT SEZGİN ÜZERİNE

FUAT SEZGİN ÜZERİNE

30 Haziran 2018 yılında vefat eden bilim tarihçimiz Fuat Sezgin için 2019, Fuat Sezgin Yılı olarak kabul edilmişti. Fuat Sezgin’i saygıyla ve rahmetle anıyorum.

Bilim Tarihi Sohbetleri kitabında yazar Sefer Turan, yaptığı söyleşi ile büyük tarihçi, İslam Bilim Tarihçisi Fuat Sezgin’i Türk bilim ve kültür  dünyasına tanıtıyor. Büyük bilim tarihçi Fuat Sezgin’i tanımaya, onun eserlerini okumaya bu kitapla başlayabiliriz.        

2019’un sonuna yaklaştığımız şu günlerde dilerim ki  Bilim Tarihi Sohbetleri kitabı Fuat Sezgin’i duymayan, onun  eserlerini okumayanlara birer kapı, birer pencere olur. Fuat Sezgin, İstanbul Üniversitesinde öğrenciyken oldukça disiplinli bir hoca olan Alman Helmutt Ritter’in derslerine girer, onun talebesi olur, ondan disiplinli çalışmayı öğrenir. Derse bir kere geç kalır. Hocasından aldığı uyarı ile bir daha asla derse geç kalmaz. Hocası bir gün ondan Arapça öğrenmesini ister: “ Şimdi elinizde bir fırsat var. Altı aylık bir tatiliniz olacak, bu zaman içerisinde Arapçayı öğrenin.”der. “Hakikaten kendimi Arapça öğrenmeye verdim. Evimizde babamdan kalma otuz ciltlik bir Taberi Tefsiri vardı. Onu okumaya başladım. Başlangıçta anlamıyordum. Türkçe tefsirlerle karşılaştırarak, yavaş yavaş tefsirin içine girmeye çalıştım. Günde aşağı yukarı on yedi saat çalışıyordum. Erken kalkıyordum, gece geç yatıyordum, evden hemen hemen hiç çıkmıyordum. Altı ay sonra Taberi Tefsiri’ni bitirmiş oldum. Başlangıçta hemen hemen hiç anlayamadığım bu tefsiri altı ayın sonunda gazete gibi okuyordum. O hızla yani on yedi saatlik bir tempoyla çalışırsanız bunu siz de başarırsınız, bundan eminim. Sonbahardı, hocama gittim. İlk ders seminerinde bazı Alman âlimler, profesörler vardı. Hocam önüme Gazzali’nin İhya’sını koydu ve ‘Okuyun bakalım!’ dedi. Okudum. Gazzali benim için artık belki bir mesele değildi. Hocam bana baktı, gülümsedi, sevindi, mesuttu.” Ardından ikinci dil , üçüncü dil ve tamı tamına yirmi yedi dil öğrenir.

Fuat Sezgin, oldukça meşakkatli bir çalışma, araştırma sahası olan İslam Bilim Tarihi’ni hazırlamaya niyetlenince kendisine akademisyenlerce “Bir Türk Müslüman, böyle bir çalışma ortaya koyamaz!” çıkışının yöneltilmesine aldırmadan, moralini bozmadan, heyecanla araştırmalarına devam eder ve  on sekiz ciltlik kapsamlı bir İslam Bilim Tarihini ortaya koyar. Bu, Türk ve Dünya otoritelerince kabul edilmiş, büyük, kapsamlı bir eserdir. Araştırmaları neticesinde ‘Müslümanların bilim ve teknolojiye katkılarını göstermek için’  önce Almanya’da daha sonra da  ülkemizde İstanbul Gülhane’de İslam Bilim ve Teknoloji Müzesini kurar. Bugün müzenin yanına Fuat Sezgin ve Ursula Sezgin İslam Bilimler Tarihi Kütüphanesi yapılarak bilim ile ilgili eserleri bir araya getirilmiştir.

İslam Bilim Tarihi’ni hazırlarken yirmi yedi öğrenir, okur.  Altmış ülke kütüphanesinde dört yüz bin el yazmasını orijinalinden okur, inceler. Bir gün araştırırken çok önemli bir haritayla karşılaşır: Matematik Coğrafya haritası! 9. yüzyıl başlarında enlem ve boylam ölçülerine dikkat edilerek bir dünya haritası hazırlanması emrini veren Halife Me’mun ‘un yirmi otuz sene süresinde coğrafyacı, astronom ve matematikçilere hazırlattığı  matematik coğrafya haritasını 1984’te Topkapı Sarayında bir ansiklopedi arasında bulur. Ülkemizdeki, dünyadaki bilim çevrelerine tanıtır. Hatta bu haritanın küresini hazırlatarak müzenin girişine koydurur.

Bilim Tarihi Sohbetleri kitabından altını çizdiğim satırları aşağıya alıyorum:

“Sürekli bir şeyler öğreniyorum ve insan hayatında sürekli öğrenmek çok mühimdir.  Mesela  bir işe başladıktan bir hafta sonra, insanın kendi kendisine sorması lazım:’Bu hafta ben bir şey öğrendim mi?’ diye... Şimdi düşününüz; siz bir dinin mensubusunuz ve o dinin peygamberi ne diyor: ‘İki günü birbirine eşit olan zarardadır.’ Bunu Müslümanlar, kafi derecede göz önüne almadılar. İnanların dikkatini buna çekmediler. Demek ki İslam dini sizden her gün yeni bir şey istiyor.”

“Bir genç bana dedi ki: ‘Siz bu zor kitabı yazıyorsunuz, bize neler tavsiye ediyorsunuz?’  Ben de ona Arapça dedim ki: ‘Gerçek bir zühd. Yani dünyanın nimetlerinden feragat edebilmek!  Ben belki daha iyi imkanlarda yaşayabilirdim, ama otuz yıldan beri evden çıkarken çantama sadece küçük bir ekmek parçası koyarak gidiyorum enstitüme. Enstitüye geldiğimde dolabımdan ufak bir peynir parçası veya bir yağsız reçel çıkarır, onunla öğle yemeğini hallederim. Yani on dakikayı geçmiyor benim öğle yemeğim. İkincisi ise ‘sabrun cemil... Tatlı sabır.’ Masa başında oturmanızı  ve okumanızı tavsiye ederim...Okuyan,yazan, düşünen bir millet  olmalıyız. Bu işler de asla dilsiz olmaz. Bizim Türklerde dile karşı bir korku var, bu korkuyu yıkmak lazım.O da tabii dilbilgisi bilmemekten kaynaklanıyor..Ben dilleri yazılanları okumak için öğreniyorum. Bir dili, o dille yazılan kitabı okuyabilecek seviyeye getirdiğim zaman onu öğrenmeyi bırakıyorum. Yani ben linguist değilim. Ben, dilleri sadece bir vasıta olarak kabul ediyorum. Türklere sesleniyorum: Dil korkusundan kendilerini kurtarsınlar ve hemen gramere sarılsınlar.”  

      

YORUM EKLE