Bir gün yine mutad-ı veçhile çocuklar oyunlar oynuyor, köylü çocuk onları seyrediyor. Ne oyunlarına karışıyor ne konuşuyor ne müdahale ediyor ne de onlar onu oyuna davet ediyorlardı. Herkes oynayıp zıplarken o bir köşede melul mahzun, elleri çenesinde seyrediyordu. Cedimoğulları’nın çocukları 3 kardeştiler. Büyüğü kız, onun iki küçüğü oğlan… Kızın adı Hayrünnisa… Ama herkes ona Hayrun diyor. Diğerleri Sabri ve Mithat. Sabri’nin kafası biraz oval şekilde ve bu yüzden ona Şambal Sabri diyorlar. Allah öyle yaratmış. 


Bir ara Sabri’nin elinde bir çıta belirdi. Şöyle ince kesilmiş, fabrikasyon bir çıta işte… Elinde onunla oynuyor, arada bir de bizim köylü çocuğa fazla olmamasına dikkat ederek vurup geçiyor. Sırtına, ayağına hafifçe vuruyor, sonra gülüşüyorlar. Dalga geçiyorlar, küçük görüyorlar, hafife alıyorlar, hakir görüyorlar. Köylü parçası diye kaale almıyorlar. Sabrediyor çocuk Sabri’ye… Ama işin dozunu artırıyor Sabri de… Sabri bilmiyor “Yavaş atın tekmesinin pek olacağını” Sabri vurup geçiyor, köylü çocuk da yavaş yavaş ısınıyor. Bırakacaklarını düşünüyor bu oyunu. Bıraksınlar diye dua ediyor, olmuyor. Arada bir kez de vuruyor ona. Diğer oyun oynayan çocuklar da o üç kardeşin yanında yer almışlar… Onlar da gülüyor, kimi ayağını çekiyor, kimi gülüyor. Sopa, yani çıta hala kızın, Hayrun’un elinde. Yine yavaş yavaş yaklaşıyor ve tam sırtına vuracakken, uzun zamandır onca vurma ve hakarete hiç sesini çıkarmayan köylü çocuk birdenbire çıtaya zamk gibi yapıştı. Çıtayı elinden alması ile kızcağızın kafasına vurup ikiye bölmesi bir oldu. Allah’tan çıta ince ve kızın saçları da çoktu da başı yarılmadı. Aynı anda Sabri’ye yöneldi. Sabri’nin sırtına ancak bir kere vurabildi. Mithat ise pabucun pahalı olduğunu anlayınca, Tüccar Fadime’nin evinin yanından, Pulcu Hakkı’nın evinin önünden değirmenin çayına doğru koşuyordu. Mithat’ı diğer iki kardeşi takip ediyor; önde 3 kardeş Cedimoğulları arkalarında yarısı kırık çıta elinde köylü çocuğu… ok gibi çaya, yani ark’a doğru koşuyorlar. Yol çaya doğru iyice daralıyor. Sağı ve solu duvar, önü çay, çayın üzerinde 10 santim eninde bir kalastan köprü. Ancak su derin değil, Çaya ilk Sabri ulaşıyor. Arkalarında köylü çocuk, yetiştiğinin kabalarına, sırtlarına, kafalarına indiriyor çıtayı… Köprüden o hızla geçmeleri mümkün değil. Suya giriyorlar mecburen ve şapır şupur ıslanarak karşıya geçiyorlar. Köylü çocuk onları sudan geçiriyor ve bir güzel de köylü usulü sövüyor ve elinde çıta yine geri dönüyor. Herkes oyunu bırakmış neticeyi bekliyor.


Muzaffer bir komutan edası ile geri dönüyor. Çocuklar korku içinde… “Şimdi sıra kimde?” der gibi korkulu gözlerle birbirlerine bakıyorlar. Köylü çocuğunu da merak ve takdir dolu gözlerle süzüyorlar. Köyle çocuk, sanki hiçbir şey olmamış gibi daha önce oturduğu duvar dibindeki kuru kavak ağacının üstüne çıkıp aynı yerine oturuyor. Çıta elinde yine de. Çocuklar bir müddet bakıyorlar sonra tehlikenin geçtiğini hissediyorlar ve yavaş hareketlerle, alçak sesle oyunlarına devam ediyorlar. Sıkça ve kaş altından da çocuğu süzüyorlar.


Devam edecek