Ziyan Kültürü
Buzdolabının kapağını açtığınızda ne görüyorsunuz? Sebzelikte sararmış bir marul, maydanoz, çürümeye yüz tutmuş domatesler, plastik torbada unutulmuş porsumuş yeşil biberler, havuçlar... Meyve sepetinde ise küflenmiş elma ve portakallar...
Belki de her hafta aynı manzara. Her hafta aynı vicdan azabı. “Bu sefer de çöpe gitti” diye içiniz acıyor ama bir sonraki market alışverişinde hikâye yeniden başlıyor.
Bu sadece sizin hikâyeniz değil. Türkiye’de her yıl 26 milyon ton gıda çöpe gidiyor. Üretilen her üç gıdadan biri sofralara ulaşmadan kaybolup gidiyor.
Ve bu sorunun önemli bir ayağı bizim evlerimizde, mutfaklarımızda, buzdolaplarımızda başlıyor.
Markete girdiğinizde gözünüz doyuyor değil mi? Dağlar gibi yığılmış meyveler, sebzeler, onlarca çeşit peynir, ekmek, hazır yemek... İçinizden bir ses “Bunlar da güzel görünüyor, alalım” diyor.
Sonra eve dönüyorsunuz; buzdolabı tıka basa dolu ama iki gün sonra “Yiyecek bir şey yok” diyorsunuz. Çünkü almak ile tüketmek arasında büyük bir fark var.
Alışveriş yaparken gözlerimiz karnımızdan büyük oluyor. Özellikle aç karnına markete gittiğimizde her şey bize lezzetli görünüyor. “Çocuklar meyve yesin” diye portakal, mandalina, elma, armut... hepsinden alıyoruz.
Ama gerçek şu: Bir ailede günde kaç portakal yenebilir? Dört kiloluk bir portakal poşeti, günde iki portakal bile yenilse en az bir hafta yetecek miktarda. Üstelik evde sadece portakal yok; elma da var, mandalina da, armut da...
Avrupalı Tüketiciden Öğreneceklerimiz
Avrupa’da yaşamış ya da Avrupalılarla alışveriş etmiş olanlar fark etmiştir: Ortalama bir Avrupalı tüketici marketten çıkarken iki kesekâğıdı taşır. Bizde ise arabayı doldurup çıkarız. Onlar neredeyse her gün ya da iki günde bir alışverişe çıkar, ihtiyacı kadar alır. Biz haftada bir büyük alışveriş yapar, “stok yapalım” mantığıyla davranırız.
Bu fark kültürel olduğu kadar ekonomik bir zihniyetin de yansımasıdır.
Avrupalı tüketici planlı hareket eder. Haftanın menüsünü zihninde tasarlar, ona göre alışveriş listesi hazırlar ve listesine sadık kalır. Bizde ise “Bunlar da olsun, şunlar da...” mantığı hâkimdir. Bolluk göstergesi olarak dolu dolap isteriz ama o dolu dolap aslında ziyanın da habercisidir.
İstek mi, İhtiyaç mı?
Asıl mesele burada düğümleniyor: İsteğimizi mi alıyoruz, yoksa ihtiyacımızı mı?
İstek duygusaldır, anlıktır. Markette gördüğünüz parlak kırmızı elmalar güzel görünür, alırsınız. Vitrindeki çilek taneleri çekici gelir, alırsınız. Ama gerçekte evinizde bunları tüketecek kapasite var mı? Haftalık tüketim alışkanlıklarınız buna uygun mu? Bunları sormayız.
İhtiyaç ise gerçekçidir, hesaplıdır. “Bu hafta kaç kişi evde yemek yiyecek? Kaç öğün meyve tüketeceğiz? Buzdolabında bitirmemiz gereken ne kaldı?” gibi sorulara dayanır.
İhtiyaç odaklı alışveriş yapmak demek, sofranıza saygı göstermek, emeğe değer vermek ve çevreye karşı sorumlu davranmak demektir.
Çocuklara Ne Öğretiyoruz?
Çocuklarımızı “Çöp olacak kadar yiyecek almayın” diye uyardığımızda aslında hayatî bir değer aktarıyoruz: Sorumluluk ve iktisat.
Ama bu uyarı tek başına yeterli değildir. Çocuklar örnek görerek öğrenir. Siz marketten dönerken arabayı dolduruyor, sonra da o ürünlerin çoğunu çöpe atıyorsanız, mesaj çelişkilidir.
Çocuklara alışveriş listesi yapmayı öğretmek, onları planlı tüketime alıştırmak, buzdolabında ne olduğunu kontrol etmeyi bir alışkanlık hâline getirmek gerekir.
Daha da önemlisi, alınan bir meyvenin küflenip çöpe gitmesinin aslında emek israfı, kaynak israfı, para israfı ve etik bir sorun olduğunu kavratmak lâzım.
Bir portakalın sofranıza ulaşması için harcanan emeği düşünün: Bahçede aylarca büyütüldü, sulandı, budandı, hasat edildi, taşındı, depolara kondu, marketlere ulaştırıldı.
Ve siz onu birkaç lira karşılığında aldınız ama bir hafta sonra çürüyünce çöpe attınız. Bu zincire haksızlık değil mi?
Pratik Çözümler
Peki ne yapmalı? Farkındalık oluşturmak yeterli değil, davranış değişikliği şart.
- Alışveriş öncesi planlama yapın: Haftanın menüsünü kağıda dökün. Hangi gün ne yiyeceğinizi kabaca belirleyin. Buna göre liste hazırlayın ve listeye sadık kalın.
- Buzdolabı envanteri çıkarın: Markete gitmeden önce buzdolabınızı ve kilerinizi kontrol edin. Neyin bittiğini, neyin bitmek üzere olduğunu görün. Olanı tüketmeyi önceliklendirin.
- Gerçekçi tüketim hesabı yapın: Dört kişilik bir ailede günde iki portakal yeniyorsa haftada 14 portakal demektir. O hâlde neden 20 portakal alıyorsunuz? Fazlası “ne olur ne olmaz” zihniyetiyle değil, çöp olmak için alınıyor.
- Küçük ve sık alışveriş yapın: Haftada iki kez küçük alışverişler, haftada bir kez dev alışverişten daha mantıklıdır. Böylece taze ürünleri tüketme şansınız artar.
- İlk giren ilk çıkar kuralı: Yeni aldığınız meyveleri en arka sıraya koyun. Eski olanları öne alın ve önce onları tüketin. Bu basit kural bile ziyanı büyük oranda azaltır.
- Çürümeye yüz tutmuş ürünleri değerlendirin: Yumuşamış meyveleri komposto veya marmelat yapabilirsiniz. Sararmış sebzeleri ise çorbalara katabilirsiniz.
Ekonomik ve Etik Boyut
Gıda israfı sadece çöp kovasında biten yiyecekler meselesi değildir. Aynı zamanda paranızın, zamanınızın, suyun, toprağın, emeğin ve enerjinin israfıdır. Her çöpe attığınız domates için tarlada çekilen ter, her çürüyen portakal için harcanan su ve elektrik boşa gitmiş olur.
Türkiye’de gıda israfının ekonomik karşılığı yılda yaklaşık 214 milyar liradır. Bu rakam, sadece paranın değil aynı zamanda kaynak adaletsizliğinin de göstergesidir. Milyonlarca insan açken, gıdaya erişimde zorluk çekerken elimizdeki yiyecekleri çöpe atmak etik olarak kabul edilemez.
Özetle; dolu bir buzdolabı bolluk göstergesi değildir. Asıl bolluk, ihtiyacımız olanı almamız ve hiçbir şeyin ziyan olmamasıdır.
Çöp kovasına atılan her yiyecek, aslında kültürümüzün öğrettiği “israf etme, nimete hürmetsizlik etme” değerlerine ihanet demektir.
Marketten 4 kilogram portakal almak yerine 2 kilogram alıp bitince tekrar almak; elma, armut, mandalinadan hepsini birden almak yerine hafta başı biri, hafta ortası diğeri şeklinde çeşitlendirmek; istek listesi değil ihtiyaç listesi yapmak...
Bunlar küçük adımlar gibi görünse de hem bütçemize hem vicdanımıza hem de çevremize büyük iyilik yapar.
Unutmayalım: Sofraya konmayan her yiyecek, aslında onu üretenin emeğine, toprağın verimliliğine ve yarınki kuşakların hakkına yapılmış bir haksızlıktır.
Avrupalılar gibi olmak, lüks tüketim alışkanlıkları edinmek anlamına gelmez; bilinçli, planlı ve sorumlu tüketici olmak demektir.