Yalan Dünya
İnsan, çoğu zaman içinde yaşadığı dünyanın kalıcı olduğuna kendini inandırarak yaşar...
Hâlbuki hakikat, her gün gözlerimizin önünde sessizce tekrar eder:
Bu dünya hiç kimseye bâki değildir. Ne kadar güçlü, ne kadar zengin, ne kadar sevilen olursa olsun; insan, bir gün bu sahneden çekilir.
Sevdiklerimiz bir bir Hakk’a yürürken, geride kalanlara derin bir sükût düşer.
Bir zamanlar aynı sofrayı paylaştığımız, aynı yollardan geçtiğimiz insanlar artık sadece hatıralarımızda yaşamaya başlar.
İşte o an, dünya dediğimiz şeyin ne kadar geçici olduğunu daha derinden hissederiz.
İnsan ömrü boyunca mal biriktirir, mülk edinir, kendince bir gelecek inşa eder.
Ancak ölüm kapıyı çaldığında, ne kasalarda saklanan servetler ne de elde edilen makamlar onunla birlikte yola çıkar.
Herkes, geldiği gibi gider. Yanına alabildiği tek şey; yaşarken yaptığı iyilikler, kalbinde taşıdığı niyetler ve ardında bıraktığı izlerdir.
Geride kalanlar için ise başka bir imtihan başlar. Evlatlar, dostlar, sevenler…
Hepsi gözyaşıyla uğurlar sevdiklerini. Bu gözyaşı, sadece bir ayrılığın değil; aynı zamanda insanın kendi faniliğiyle yüzleşmesinin de ifadesidir.
Ne yazık ki zaman geçtikçe bu farkındalık silikleşir, insan yeniden dünyanın telaşına kapılır.
Oysa değişmeyen bir gerçek vardır:
Bütün canlılar ölümü tadacaktır.
Kimileri bu gerçeği kabullenerek yaşar, kimileri ise görmezden gelerek. Ama sonuç değişmez.
İnsan ne kadar bağlanırsa bağlansın, bir gün o bağlar çözülür ve kapı mutlaka çalınır.
Dünyaya meyletmek, sevmek, bağlanmak insanın fıtratında vardır. Bu bağlılık, insanı hakikatten uzaklaştırmamalıdır. Çünkü dünya bir konak yeridir; kalıcı bir yurt değil. Burada kurulan her düzen, bir gün dağılacaktır.
Asıl mesele, bu geçici hayat içinde kalıcı olanı arayabilmektir.
Nerede annelerimiz, babalarımız, ninelerimiz, dedelerimiz?
Bu soru, aslında hepimize yöneltilmiş sessiz bir hatırlatmadır.
Onlar da bir zamanlar bizim gibi yaşıyor, yarınlar için planlar yapıyordu. Şimdi ise sadece hatıralarda yer alıyorlar.
Bu durum, bizim de aynı yolun yolcusu olduğumuzu açıkça gösterir.
Tarih boyunca ölümsüzlük hayali kuranlar, gücüne ve kudretine güvenenler oldu. Ancak hepsi, sahip olduklarını geride bırakarak o bilinmez yolculuğa çıktı.
Geriye kalan ise ne servetleri ne de unvanları oldu; sadece yaptıkları ve bıraktıkları izler kaldı.
Bu yüzden insanın en büyük sorumluluğu, farkında olarak yaşamaktır.
Sevdiklerinin kıymetini bilmek, kalp kırmamak, adaletli olmak ve iyilikte bulunmak… Çünkü hayatın sonunda sorulacak olan bunlardır.
Unutulmamalıdır ki hayat kısa, yol bellidir.
Önemli olan ne kadar yaşadığımız değil; nasıl yaşadığımızdır. Ölüm bir son değil, bir geçiştir.
Kimi için huzurla karşılanan bir kapı, kimi için ise geç kalınmış pişmanlıkların başlangıcıdır.
Belki de en önemli soru şudur:
Bu dünyadan geçerken ardımızda ne bırakacağız?