Ormanlar Bize Emanettir
İlkbaharın serin nefesi yerini yavaş yavaş yazın sıcak dokunuşuna bırakırken, doğa da insanları kendine çağırır.
Ağaçların yeşili koyulaşır, kuşların sesi daha berrak duyulur, toprak güneşle birlikte kokusunu cömertçe yayar.
İnsan, bu çağrıya kayıtsız kalamaz; şehirlerin beton ağırlığından sıyrılıp ormanlara, mesire alanlarına, doğanın kalbine yönelir.
Ne var ki, bu yönelişin içinde bir çelişki saklıdır:
Doğaya sığınan insan, çoğu zaman onu korumayı unutmaktadır.
Geçtiğimiz günlerde Boyabat Kovaçayır Köyü yakınlarında çıkan orman yangını, hepimizin içine bir korku düşürdü.
Yangın söndürme ekiplerinin müdahalesi ve yoğun çalışma sonucunda alevlerin geniş bir alana yayılması önlense de, yangında 1 hektarlık alan maalesef yanarak kül oldu.
Alevlerin göğe yükseldiği o anlarda yalnızca ağaçlar yanmadı; kuşların yuvaları, toprağın bereketi, geleceğin nefesi de küle döndü.
Yangınlar artık sadece bir “haber” değil, giderek büyüyen bir ortak kaybın adı haline geldi.
Her yaz mevsimiyle birlikte, ekranlara düşen o tanıdık görüntüler (alevler, duman, çaresizce koşuşturan insanlar) bir ülkenin hafızasına ağır bir iz bırakıyor.
Oysa orman dediğimiz şey yalnızca ağaçlardan ibaret değildir.
Orman, yağmurun habercisidir; toprağın su tutma gücüdür; havanın temizliğidir.
Kurak geçen mevsimlerin, azalan yağışların, susuzluk tehdidinin giderek daha fazla konuşulduğu bir dünyada, ormanlar bir lüks değil, hayati bir ihtiyaçtır.
Her yanan ağaç, aslında geleceğimizden eksilen bir parçadır.
Sorun çoğu zaman karmaşık değildir; hatta acı bir şekilde basittir. Bir sigara izmariti… Söndürülmeden bırakılan bir ateş… Cam şişenin güneş ışığını odaklayarak tutuşturduğu kuru otlar… Kontrolsüzce bırakılan çöpler… İnsan eliyle başlayan, ama kontrol edilemez bir felakete dönüşen zincirin ilk halkaları bunlardır. Küçük bir ihmal, büyük bir yıkımın kapısını aralar.
Burada mesele yalnızca “dikkatli olmak” değil, bir bilinç meselesidir.
Doğaya giden herkesin, oraya misafir olduğunu hatırlaması gerekir. Misafir, bulunduğu yeri kirletmez; zarar vermez; aksine özen gösterir.
Ormanda yakılan bir ateşin sadece o anki keyfi değil, doğurabileceği sonuçlar da düşünülmelidir. Sigara izmaritinin yere atıldığı o kısa an, belki de yüzlerce dönüm ormanın kaderini belirleyebilir.
Yetkililerin uyarıları, yasaklar ve cezalar elbette önemlidir. Ancak asıl dönüşüm, bireyin kendi içindeki sorumluluk duygusuyla başlar.
Şüpheli bir durum gördüğümüzde sessiz kalmamak, doğaya bırakılan bir çöpü görmezden gelmemek, çevremizdekileri nazikçe uyarmak… Bunlar küçük ama etkili adımlardır. Çünkü yangınlar yalnızca ateşle değil, duyarsızlıkla da büyür.
Unutmamak gerekir ki doğa, insana rağmen değil, insanla birlikte var olabilir. Ona verdiğimiz zarar, eninde sonunda bize döner. Kuruyan dereler, azalan yağışlar, kirlenen hava… Bunların her biri, ihmalin ve umursamazlığın bir sonucudur. Oysa korunmuş bir orman, sadece bugünü değil, yarını da güvence altına alır.
Yaz yaklaşıyor. Sıcaklıklar artacak, rüzgârlar kuruyan yaprakları savuracak. Risk büyüyecek. Ama bu kader değil. Her birimiz biraz daha dikkatli, biraz daha duyarlı olursak; doğayı bir “kullanım alanı” değil, bir “emanet” olarak görürsek, bu hikâyeyi değiştirebiliriz.
Belki de mesele, doğaya bakışımızı değiştirmekle başlar.
Çünkü orman yanarken sadece ağaçlar değil, insanlığın vicdanı da sınanır. Bu sınavda başarılı olmak, hepimizin elindedir.