MÜZİK, TAASSUP VE KAYBOLAN KUŞAKLAR

MÜZİK, TAASSUP VE KAYBOLAN KUŞAKLAR
(Bir Bayram Sohbeti)
Kıymetli dostlar,
Bu kurban bayram gününde sizlerle biraz farklı,sohbet yapmak istedim.
Yazının başlığında yer alan “müzik” ve “taassup” kelimeleri ilk bakışta birbirine uzak iki kavram gibi görünebilir.
Oysa ben, bu iki kelimelerin arasına sıkışmış bir dönemi, bir nesli ve belki de kaybedilmiş nice kabiliyetleri anlatmak istiyorum.
Anlatmak istediklerim birazda kendi hayatımdan olacak…
Bendeniz henüz beş yaşındayken, bugünkü ifadeyle Kur’an kursu diyebileceğimiz şekilde köy hocasına gönderilmiş bir çocuktum.
Kurstan sonra iki yıl boyunca koyun kuzu bakımıyla geçen çocukluk günleri geçirdim ve dokuz yaşında ilkokula başladım.
Okula başladığımda okuma yazma bildiğim için birinci sınıfta fazla kalmadan ikinci sınıfa geçirildim.
O günlerde çevremde “zeki bir çocuk” olarak kabul edilirdim.
İlkokul yıllarımda özellikle tarih ve matematiğe büyük ilgi duyardım. Öğrencilerin dördüncü, beşinci sınıfta ezberlemekte zorlandığı çarpım cetvelini ben üçüncü sınıfta tamamen ezberlemiştim.
Problemleri çözmeyi sever, okul içindeki üst sınıfların bilgi yarışmalarına katılırdım.
Fakat bütün bunların yanında beni başka bir alana çeken daha güçlü bir tarafım vardı:
Müzik…
Sesimin güzel olduğu söylenirdi. Çarşamba günleri yapılan etkinliklerde türküler söyler, milli bayramlarda şiirler okurdum. Öğretmenlerimin ve arkadaşlarımın takdirini kazanırdım. Hatta radyoda çıkan türkülerin hangi sanatçıya ait olduğunu bilir, onların tavrına göre söylemeye çalışırdım.
Anadolunun bir köyündeki küçük bir çocuğun gönlünde, fark edilmemiş bir sanat sevdası büyüyordu belki de…
İlkokuldan sonra Ankara’ya geldiğimde ilk fırsatta kendime bir bağlama aldım. Fakat o yılların insanı —belki de bizim çevremiz— oldukça katı bir din anlayışının etkisi altındaydı.
Hayatın neredeyse her alanı “ayıp, günah” kavramları üzerinden değerlendiriliyor, müzik ise belkide tamamıyla dışlanıyordu.
Bu sebeple her şey gizliydi…
Türküleri gizli mırıldanır, sazı gizli çalmaya çalışırdık.
Şiiri severdim; yazar ama sadece kendim okurdum. Çünkü bize, aşktan, melekten, duygudan, sevgiden bahsetmenin ayıp olduğu öğretilmişti.
Yıllar sonra yayımladığım “Yanan Gönlüm” isimli kitabımdaki şiirlerin çoğu, işte o içine kapanık yılların mahsulüdür.
Düşünün ki bir insan, kitap yayımlamaktan bile çekiniyor…
Bugünden bakınca belki anlaşılması zor geliyor ama o günlerin atmosferi gerçekten böyleydi.
Aslında insanların şiire ve müziğe neden bu kadar dar açıdan baktığını hiçbir zaman da tam anlayabilmiş değilim. Çünkü bizim medeniyet tarihimizde sanat hiçbir zaman bütünüyle dışlanmamıştır.
Osmanlı padişahlarının çoğu aynı zamanda musikiyle ilgilenmiş, besteler yapmış, sanatkârları korumuştur. Üstelik bunların önemli bir kısmı İslam Halifesi sıfatını da taşımaktadır.
Demek ki problem sanat değilmiş…
Problem, muhafazakârlık ile taassubun birbirine karıştırılmasıymış.
Bugün ise başka bir uç noktadayız.
İnsanımızın bir kısmı ölçüsüz bir savrulmanın içine düşerken, bir kısmı hâlâ koyu taassubun duvarları arasında yaşamaya devam ediyor. Oysa toplumları ayakta tutan şey sadece teknoloji, siyaset veya ekonomi değildir. Toplumların ruhu da vardır. Ve o ruh; şiirle, musikîyle, edebiyatla, estetikle beslenir.
Sanatı ihmal eden toplumların ruhu zamanla kurur.
Belki de bu yüzden geçmişte bir değil, iki kuşak kaybettik. Nice kabiliyetler korkudan sustu. Nice genç, yeteneğini ayıp,günah zannederek içine gömdü.
Halbuki çocuklarımızın kabiliyetlerine göre şiire, edebiyata ve musikiye yönlendirilmesi gerekir.
Çünkü sanat insanı inceltir; duygu verir, merhamet verir, estetiki bakış kazandırır.
Elbette sözünü ettiğimiz şey; insanı yozlaştıran değil, insanı yücelten sanattır.
Bugün hâlâ Sadettin Kaynak, Amir Ateş, Yıldırım Gürses gibi isimleri anıyorsak, bunun sebebi onların sadece beste yapmış olmaları değildir. Onlar aynı zamanda bu milletin ruh dünyasına hitap etmiş insanlardır.
Ben, gelecek kuşakların müziğe karşı peşin hükümlü yetişmesini istemiyorum. “Taassup” girdabının yeni nesilleri de içine çekmesine gönlüm razı olmuyor.
Çünkü gerçekten de müzik, insan ruhunun gıdalarından biridir diye düşünüyorum.
Hele ki insanı güzelliğe, derinliğe ve hakikate çağıran musikî…
Bayramın huzur ve muhabbet ikliminde, “muhafazakârlık” ile “taassup” arasındaki farkın yeniden düşünülmesini diliyor; sanatın, şiirin ve musikînin hayatımızda daha fazla yer bulmasını temenni ediyorum.
Kıymetli okurlarımın Kurban Bayramı’nı gönülden tebrik ediyorum.
Hoşça kalın.
Nezih Yıldırım