Mandalina Kokulu Bir Yılbaşı
Takvimler 1980’leri gösterirken, Türkiye yeni bir eşiğin kıyısında duruyordu.
Hayatın ritmi değişiyor, vitrinlere yabancı kelimeler siniyor, evler yeni alışkanlıklarla tanışıyordu.
Ama yılbaşı… Yılbaşı hâlâ tanıdıktı; hâlâ evin içini dolduran bir sevinçti, hâlâ mandalina kokusuyla hatıraları uyandırıyordu.
Aralık ayı girer girmez şehirlerin sokaklarına ince bir telaş yayılırdı.
Mini marketlerin camlarında renkli süsler, kırtasiye dükkânlarının köşelerinde ışıklı kartpostallar belirirdi.
Çarşıda bir gazete bayisinin önünden geçerken, cama dizilmiş Milli Piyango biletleri insana umutla göz kırpardı.
Berber koltuğunda saç kesilirken bile sohbet dönüp dolaşıp aynı soruya varırdı:
“Bu sene büyük ikramiye kime çıkacak acaba?”
Çam ağaçları o yıllarda hayatımıza yeni yeni giriyordu. Bodur, mütevazı… Kimi zaman plastik, kimi zaman gerçek. Ama süslenirken herkesin içi kıpır kıpır olurdu.
Çocuklar için o ağacı süslemek, yılbaşının ta kendisiydi. Bir süs topu yere düşse, çıkan ses bile heyecanın parçasıydı.
Mutfaklar ise ayrı bir âlemdi. Hindi haşlamasının kokusu günler öncesinden eve sinerdi.
Kuruyemiş tabakları, meyve sepetleri, özellikle de mandalina… O koku, bugün bile insanı bir anda çocukluğuna ışınlar.
Masanın bir köşesinde tombala torbası durur, pullar özenle hazırlanırdı. Akşam olunca akraba, komşu, dost… Kim varsa aynı sofrada, aynı masanın etrafında toplanırdı.
Ve televizyon… 80’lerin yılbaşı gecesi demek, TRT demekti.
Başka kanal yoktu ama başka bir şeye de ihtiyaç yoktu zaten.
Halit Kıvanç’ın sesiyle başlayan gece, Cenk Koray’ın neşesiyle devam ederdi. Barış Manço çıkar, Ajda Pekkan sahneyi doldurur, Zeki Müren ekrana sığmayan zarafetiyle eve misafir olurdu.
Siyah beyaz televizyon, o gece yalnızca bir ekran değil; evin en kalabalık köşesiydi.
Saatler ilerledikçe Milli Piyango çekilişi yaklaşır, evde bir sessizlik olurdu. Nefesler tutulur, numaralar dikkatle dinlenirdi. Büyük ikramiye çıkmasa bile, amortiyle sevinmeyi bilen bir nesildi o.
Ertesi gün sokaklarda aynı soru yankılanırdı:
“Amorti çıktı mı?”
Elbette herkes otel balolarında, ışıltılı salonlarda değildi. Çoğunluk için eğlence; evdeydi, masadaydı, birlikte olmaktaydı.
Tombala oynanır, kahkahalar yükselir, kimi zaman biri “Yanlış okudun!” diye itiraz ederdi.
Anadolu’nun birçok yerinde ise yılbaşı, Mekke'nin fethi kutlamasıyla, dualarla, Kur’an'la karşılanırdı.
Batıdan gelen alışkanlıklar, yerel değerlerle yan yana dururdu; kimse kimseyi yadırgamazdı.
80’lerin yılbaşıları gösterişli değildi belki ama samimiydi. Hayat daha yavaştı, beklentiler daha azdı.
Asıl zenginlik; aynı evde, aynı sofrada, aynı kahkahayı paylaşabilmekti.
Bugün geriye dönüp baktığımızda hatırladığımız şey büyük hediyeler değil; tombala pullarının sesi, televizyonun ışığı ve mandalina kokusudur.
Belki de bu yüzden 80’lerin yılbaşıları hâlâ içimizi ısıtır.
Çünkü o yıllarda yeni bir yıla girerken, en büyük dilek birlikte kalabilmekti.