İnsan Sevmeli...

İnsan Sevmeli...

Sosyal medya hesabında yaptığım paylaşımda "İnsan sevmeli..." demiştim.

Ardından da şöyle devam etmiştim. "Bir insanı, bir çiçeği, bir ağacı, bir şehri, bir mahalleyi…"

Hatta bazen kimsenin görmediği bir kitabı bile.

Çünkü insanın kalbi, sevdiği şeylerle büyür.

Kitap da insanın kalbine sessizce yerleşen, orada kök salan ve zamanı geldiğinde insana kendisini yeniden hatırlatan en güzel dostlardan biridir.

Bir kitabı elinize aldığınızda aslında yalnızca birkaç yüz sayfalık kâğıdı elinize almazsınız. Bir başkasının yıllarını, tecrübelerini, hayallerini, acılarını, sevinçlerini ve dünyaya bakışını da elinize alırsınız.

Belki hiç tanımadığınız bir insanın zihninden süzülmüş cümlelerle kendi hayatınıza başka bir pencere açarsınız.

İşte kitap biraz da budur:

Başkasının dünyasından kendi dünyanıza açılan bir pencere.

Koskoca bir yaz geçti…

Güneş doğdu, battı. Günler birbirini kovaladı...

Sahiller kalabalıklaştı, sokaklar tenhalaştı. Tatiller yapıldı, yolculuklara çıkıldı. Kimi dinlendi, kimi çalıştı, kimi yeni yerler gördü.

Peki, kaçımız bir kitabın kapağını açtı?

Kaçımız telefonun ekranını bir kenara bırakıp birkaç sayfa okudu?

Kaçımız bir cümlenin üzerinde durup düşündü?

Kaçımız bir kitabı bitirdiğinde, “Ben bu kitabı okumadan önceki insan değilim artık.” diyebildi?

Belki de asıl soruyu şöyle sormalıyız:

Yaz boyunca bedenimizi dinlendirdik de zihnimizi ne kadar besledik?

Çünkü insan yalnızca yemekle yaşamaz.

Bedenin ekmeğe ihtiyacı olduğu gibi zihnin de bilgiye, ruhun da anlamlı sözlere ihtiyacı vardır.

Nasıl ki susadığımızda su içiyorsak, zihnimiz susadığında da okumalıyız.

Kitap, işte bu susuzluğu gideren en temiz kaynaklardan biridir.

Kitap okumak yalnızca bir sınavda başarılı olmak için yapılmaz.

Kitap okumak kelime dağarcığını geliştirmekten ibaret değildir.

Kitap okumak, yalnızca “kültürlü görünmek” hiç değildir.

Kitap okumak, insanın kendisini eğitme biçimlerinden biridir.

Okuyan insan daha çok kelime bilir.

Ama mesele sadece kelime değildir.

Daha iyi düşünür.

Daha iyi ifade eder.

Daha dikkatli dinler.

Daha farklı bakış açılarını anlayabilir.

Kendisinden farklı düşünen insanlara karşı daha kolay empati kurabilir.

Bir romanın kahramanının acısını okuyan insan, gerçek hayatta karşılaştığı bir insanın acısına da başka gözle bakabilir.

Bir tarih kitabını okuyan, bugünün aslında dünün devamı olduğunu anlayabilir.

Bir biyografi okuyan, başarının arkasındaki yılları görebilir.

Bir şiir kitabı, insanın yıllardır söyleyemediği bir duyguyu birkaç mısrada karşısına çıkarabilir.

Bazen bir kitap insana bilgi verir.

Bazen cesaret.

Bazen sabır.

Bazen de yalnız olmadığını anlatır.

Bu yüzden boşuna söylenmemiştir:

Kitap, bazen ilaç gibi şifadır.

Ama eczaneden alınan ilaç gibi değildir.

Reçetesi doktor tarafından değil, hayat tarafından yazılır.

Kiminin ilacı bir romandır.

Kimininki bir şiir.

Bir başkasınınki tarih, felsefe, hatırat veya biyografi…

Önemli olan insanın kendisine iyi gelecek kitabı bulabilmesidir.

Bakın, yeni bir eğitim dönemi başlıyor. Okullar yeniden açılacak. Sınıflar çocukların sesleriyle dolacak. Defterler açılacak, kalemler bilenmiş olacak.

Öğretmenler yeni bir yılın heyecanıyla öğrencilerinin karşısına çıkacak.

Çocuklarımız ders kitaplarına yönelecek.

Matematik, Türkçe, fen bilimleri, tarih… Hepsi önemli.

Ama bir şeyi unutmayalım:

Okul kitapları eğitim verir; kitaplıklar ise insanı eğitir.

Bu ikisi birbirinin rakibi değildir.

Tam tersine birbirinin tamamlayıcısıdır.

Çocuğumuz ders kitabını okusun.

Ama yalnızca ders kitabıyla yetinmesin.

Bir çocuk matematik öğrensin; bunun yanında bir hikâye de okusun.

Tarihi öğrensin; bir hatıratın içinden tarihin insan yüzünü de görsün.

Fen bilimlerini öğrensin; doğayı anlatan kitaplarla merakını büyütsün.

Türkçe öğrensin; kelimelerin yalnızca anlamını değil, güzelliğini de keşfetsin.

Çünkü eğitim, sınavdan ibaret değildir.

Eğitim, insan yetiştirme işidir.

İnsan yetiştirmek için yalnızca bilgi değil; merak, vicdan, hayal gücü, muhakeme ve empati de gerekir.

Bunların hepsi kitaplarla beslenebilir.

Burada anne babalara da büyük bir görev düşüyor.

Çocuğa “Kitap oku!” demek kolaydır.

Asıl mesele, çocuğun elinde kitabı görebilmektir.

Çocuğumuz bizi sürekli telefon ekranına bakarken görüyorsa, ona kitap okumanın önemini anlatmak bazen yeterli olmaz.

Çocuklar söylenenden çok gördüklerini öğrenir.

Evde kitap varsa…

Kitap hakkında konuşuluyorsa…

Anne baba zaman zaman televizyonu kapatıp kitap okuyorsa…

Çocuğun eline yalnızca ders kitabı değil, merak ettiği konularla ilgili kitaplar da veriliyorsa…

Okuma bir “ödev” olmaktan çıkar.

Hayatın doğal bir parçası hâline gelir.

Çocuğa zorla kitap okutmak yerine, ona doğru kitabı bulmak daha değerlidir.

Her çocuğun ilgisi aynı değildir.

Bir çocuk macera sever.

Bir başkası hayvanlarla ilgili kitaplara ilgi duyar.

Bir diğeri bilimkurguya meraklıdır.

Bir başkası tarihten hoşlanır.

Bir çocuk şiirle bağ kurar, diğeri çizgi romanla.

“Bu kitap edebî açıdan daha değerli.” diyerek çocuğun elindeki kitabı küçümsemek yerine, okuma alışkanlığının oluşmasını önemsemek gerekir.

Çünkü bazen yüzlerce sayfalık bir kitabın kapısını açan ilk anahtar, küçücük bir hikâyedir.

Bir de günümüzün en büyük rakibi var:

Ekran.

Telefonlar, tabletler, bilgisayarlar…

Elbette teknoloji hayatımızın vazgeçilmez bir parçası.

Teknolojiye karşı olmak çözüm değildir.

Fakat teknolojiyi kullanmakla teknolojinin bizi kullanmasına izin vermek arasında büyük bir fark vardır.

Bir insan saatlerce kısa videolar izleyip birkaç dakika sonra ne izlediğini hatırlamıyorsa, orada zihnin nasıl bir alışkanlık kazandığını düşünmek gerekir.

Kitap ise insanı durdurur.

Yavaşlatır.

Düşündürür.

Bir cümlede bekletir.

Bazen aynı paragrafı iki kez okutabilir.

İşte bu yavaşlık, çağımızın en büyük ihtiyaçlarından biri hâline geldi.

Çünkü çok hızlı tüketiyoruz.

Haberleri…

Videoları…

Görüntüleri…

Cümleleri…

Hatta bazen insanları bile.

Kitap bize yeniden derinleşmeyi öğretir.

Bir metnin içine girmeyi, bir düşüncenin peşinden gitmeyi, sabretmeyi ve anlamayı öğretir.

Kitap okumak aynı zamanda insanın kendisiyle baş başa kalmasıdır.

Bir odada tek başınıza olabilirsiniz ama yalnız değilsinizdir.

Elinizde bir kitap vardır.

Sayfaları çevirdikçe başka bir dünyanın kapıları açılır.

Bir yazar konuşur sizinle.

Bir şair kalbinize dokunur.

Bir kahraman size kendi korkularınızı hatırlatır.

Bir düşünür, yıllardır cevabını aradığınız bir soruyu önünüze bırakır.

Bazen kitabı kapattığınızda odada hâlâ bir cümle dolaşır.

Gününüz boyunca aklınızdan çıkmaz.

İşte gerçek okuma biraz da budur.

Kitabın kapağını kapattığınız hâlde kitabın içinizde açık kalması…

Peki, “Ben kitap okumaya zaman bulamıyorum.” diyenlere ne söylemeli?

Belki de mesele zaman bulmak değil, zamana yer açmaktır.

Her gün saatlerce okumak zorunda değiliz.

Günde 10 sayfa…

15 sayfa…

20 sayfa…

Düzenli okunduğunda küçümsenecek bir miktar değildir.

Günde 10 sayfa okuyan bir insan, bir yılda yaklaşık 3.650 sayfa okur.

Bu da kitabın hacmine göre birçok kitap demektir.

Mesele bir günde çok okumak değil.

Her gün okumaktır.

Çünkü alışkanlık, büyük kararlarla değil; küçük ama istikrarlı adımlarla oluşur.

Sabah kahvesinin yanına birkaç sayfa…

Uyumadan önce birkaç sayfa…

Otobüste, trende, bekleme sırasında birkaç sayfa…

Telefonu elimize almak yerine kitabı elimize aldığımız birkaç dakika…

Zamanla birikir.

İnsan bir gün geriye dönüp baktığında, o küçük dakikaların kendisini nasıl değiştirdiğini fark eder.

Bir kitabı sevmek için bütün kitapları sevmek gerekmez.

Bir kitabı bitirememek de başarısızlık değildir.

Bazen yanlış kitabı seçmişizdir.

Bazen zihnimiz hazır değildir.

Bazen hayatımızın o döneminde başka bir kitaba ihtiyacımız vardır.

Önemli olan vazgeçmemektir.

Kütüphaneye girin.

Kitapların arasında dolaşın.

Kapaklarına bakın.

Arka kapaklarını okuyun.

İlk birkaç sayfasını karıştırın.

Size seslenen kitabı bulun.

Çünkü kitap da insan gibidir.

Her kitap herkesle aynı dili konuşmaz.

Ama mutlaka bir yerde, bir kitap sizin cümlenizi söylemiştir.

Belki henüz o kitabı bulmadınız.

Şimdi yeni bir eğitim yılı başlıyor.

Çocuklarımız okula dönecek.

Yeni defterler, yeni kitaplar, yeni dersler başlayacak.

Biz de onlara yalnızca “Derslerine çalış.” demeyelim.

Şunu da söyleyelim:

“Bir kitap seç.”

“Merak ettiğin bir şeyi araştır.”

“Bilmediğin bir kelimeyi öğren.”

“Bir hikâyenin içine gir.”

“Bir yazarla tanış.”

“Bir kütüphaneye git.”

Mümkünse bunu söylerken elimizde de bir kitap olsun.

Çünkü çocuklara bırakabileceğimiz en güzel miraslardan biri, öğrenmeye devam eden bir insan olmanın örneğidir.

Kısacası…

Koskoca bir yaz geçti.

Belki çok şey yaptık.

Gezdik, eğlendik, dinlendik.

Ama yeni dönemde kendimize küçük bir söz verelim:

Daha çok okuyalım.

Çocuklarımız okusun.

Gençlerimiz okusun.

Anne babalar okusun.

Öğretmenler okusun.

Emekliler okusun.

Çalışanlar okusun.

Çünkü kitap okuyan toplum, yalnızca daha çok bilgi sahibi olan toplum değildir.

Daha çok düşünen, daha çok sorgulayan, daha iyi anlayan ve birbirini anlamaya daha fazla yaklaşan toplumdur.

Bir kitabın sayfasını çevirmek küçük bir hareket gibi görünür.

Oysa bazen bir insanın hayatında yepyeni bir sayfa açar.

Bu yüzden…

İnsan sevmeli.

Bir insanı sevmeli.

Hayatı sevmeli.

Güzelliği sevmeli.

Ve…

Bir kitabı da sevmeli.

Çünkü bazı kitaplar yalnızca okunmaz.

Bazıları insanın hayatına girer.

Bazıları yol gösterir.

Bazıları yarayı sarar.

Bazıları ufku genişletir.

Bazıları da insanın içinde yıllarca sessizce konuşmaya devam eder.

Belki de insanın eline alabileceği en güzel ilaçlardan biri şudur:

Bir kitap, biraz zaman ve onu gerçekten okumaya niyet eden bir kalp.