İnsan Kalmak
İnsan, hayatın telaşı içerisinde çoğu zaman ölümü uzak bir ihtimal gibi görür. Hâlbuki ölüm, doğduğumuz andan itibaren bizimle birlikte yürüyen hakîkatin adıdır.
Dün mezarlık işleri üzerine arkadaşlarla yaptığımız sohbet sırasında bir kez daha anladım ki; insanı olgunlaştıran en büyük gerçeklerden biri, toprağın sessizliğini duyabilmektir.
Çünkü mezarlıklar yalnızca taşlardan ve topraktan ibaret değildir; onlar, fâniliğin en sâde ve en güçlü anlatımıdır.
Önceki günlerde dünyanın fâniliği ve canların ölümü üzerine yazılar kaleme aldığımı okuyucularım bilir.
İnsan bazen bir cenaze namazında, bazen bir kabir ziyaretinde, bazen de bir yakının ardından edilen duada hayatın özünü daha iyi kavrıyor.
Hepimiz biliyoruz ki bir gün bu dünyadan göç edeceğiz. Ne makam kalacak, ne servet, ne de alkışlar… Ardımızda yalnızca gönüllerde bıraktığımız izler yaşayacak.
İşte bu yüzden insanın en büyük arzusu; gök kubbede hoş bir sedâ bırakabilmek, ardından dua eden yürekler bırakabilmek ve sevenleri tarafından ebediyete uğurlanabilmektir.
İnşaallah Rabbim hepimize böyle bir son nasip eder.
Büyükşehirlerin büyük sorunları olur. Artan nüfus, daralan yaşam alanları, büyüyen ihtiyaçlar… Belediyeler de bu sorunların arasında vatandaşın taleplerine yetişmeye çalışır.
Özellikle mezarlık hizmetleri gibi doğrudan insanın acısına dokunan alanlarda iş daha da hassas bir hâl alır.
Çünkü burada yalnızca bir hizmet değil, bir vedâ vardır.
Bir annenin gözyaşı, bir evlâdın çaresizliği, bir eşin sessizliği vardır.
Bu nedenle bu alanlarda görev yapan insanların yükü yalnızca bürokratik değildir; vicdânî bir ağırlığı da taşır.
Elbette mevzuatlar vardır. Belediyelerin aldığı kararlar, belirlenen uygulamalar, sınırlı alanlar ve resmî prosedürler vardır.
Her talebi istenildiği şekilde karşılamak her zaman mümkün olmayabilir.
Bu noktada görev başındaki memurları anlamak gerekir. Çünkü onlar da çoğu zaman işleyen sistemin çizdiği sınırlar içerisinde çözüm üretmeye çalışan insanlardır. Fakat burada asıl mesele, insan ilişkilerinin gücüdür.
Bir talebi uygun bir üslupla iletmek ne kadar önemliyse, o talebe verilen cevabın da insanın gönlüne dokunacak bir nezâketle sunulması o kadar önemlidir.
Bazen bir tebessüm, bazen “başınız sağ olsun” derken hissedilen samîmiyet, bazen de bir vatandaşın elinden tutup yol göstermek; yapılan işin kendisinden daha kıymetli hâle gelir.
Çünkü acılı insan, önce insanlık görmek ister.
Devletin sıcak yüzünü görmek ister.
Resmî cümlelerin arasından yükselen merhameti hissetmek ister.
Rahmetli Turgut Özal’ın başbakanlığı döneminde sıkça dile getirilen bir söz vardı:
“Halka hizmet, Hakk’a hizmettir.”
Ne kadar derin, ne kadar kapsayıcı bir anlayış… Aslında medeniyetimizin özü de budur.
İnsan yaratılmışların en şereflisidir ve insana hizmet etmek, Yaradan’ın rızasına talip olmaktır.
Kur’an’ın pek çok yerinde iyilik, yardımlaşma, merhamet ve kul hakkı üzerinde durulması boşuna değildir. Çünkü insanın kıymeti, insana verdiği değerle ölçülür.
Bugün modern dünyanın en büyük eksiklerinden biri de tam burada ortaya çıkıyor.
Teknoloji gelişiyor, şehirler büyüyor, sistemler yenileniyor ama insan bazen yalnızlaşıyor.
Oysa bir toplumun gerçek medeniyeti; yaşlısına, hastasına, yoksuluna ve ölüsüne gösterdiği hürmetle ölçülür.
Mezarlıklar da bu medeniyetin sessiz aynalarıdır.
Kabristanına sahip çıkan toplumlar, aslında hafızasına sahip çıkan toplumlardır.
Bu sebeple, mezarlık hizmetlerinde vatandaşlara rehberlik eden, acılı günlerinde kolaylık sağlayan, sabırla yol gösteren belediye çalışanlarına teşekkür etmeyi bir borç biliyorum.
Bazı görevler yalnızca mesaiyle yapılmaz; gönülle yapılır.
İnsan bazen bir imza atar ama bazen de bir gönle dokunur.
İşte ikincisi, dünyada da ahirette de daha kıymetlidir.
Sonuç olarak şunu unutmamak gerekir:
Hepimiz aynı yolun yolcusuyuz. Bugün uğurlayanız, yarın uğurlanan olacağız.
Önemli olan, ardımızda güzel hatıralar, hayır duaları ve insanlığa dair güzel izler bırakabilmektir.
Dünya dediğimiz bu kısa misafirhanede birbirimizin yükünü hafifletebildiysek, bir gönlü incitmek yerine onarabildiysek, işte o zaman gerçekten yaşamış sayılırız.
Çünkü insan, sonunda ne kadar yaşadığıyla değil; ne kadar insan kalabildiğiyle hatırlanır.