HAFIZA

HAFIZA
Yetmiş yıl yaşamış bir insan düşünün.
Acılar görmüş, sevinçler yaşamış, dostluklar kurmuş, hatıralar edinmiş ve bir gün sonunda gelişmiş bütün hafızasını kaybetmiş olsun…
İşte o insan için artık her şey bitmiştir.
Çünkü hafızasını kaybeden insan, tüm geçmişini kaybetmiş demektir; geçmişini kaybeden insanda kökünü ve kimliğini de kaybetmiştir.
Bu durum millet ve devletler için de farklı değildir.
Eğer bir milletin tarihî hafızası silinmiş, unutturulmuş yahut yok edilmiş ise; o milletin geleceği de ciddi şekilde tehlikeye girmiş demektir. Bilindiği gibi devletler de milletler de ancak hafızalarıyla yaşarlar.
Merhum Mehmet Akif Ersoy’un: “Mazisi olmayanın atisi olmaz.”sözü, bu meseleyi veciz şekilde anlatmaktadır.
Türk milleti, dünya milletleri arasında en köklü tarihî hafızaya sahip olan milletlerden biridir.
Asırlar boyunca yalnızca devlet kurmamış; aynı zamanda medeniyet inşa etmiş, kültür üretmiş, geniş coğrafyalarda iz bırakmıştır.
Ancak; 19. yüzyılın son çeyreğinde, başta İngiltere ve Fransa olmak üzere İtilaf devletleri, Düyun-u Umumiye anlaşmaları üzerinden Osmanlı Devleti’ni ağır bir borç yükünün altına sokmuşlardır.
Rusya İmparatorluğu’nun da dâhil olduğu bu büyük kuşatma yalnız ekonomik değil, aynı zamanda siyasî ve askerî bir kuşatmaya dönüşmüş; Osmanlı coğrafyası parçalanma ve işgal tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır.
Fakat burada çok önemli bir gerçeği de teslim etmek gerekir.
Sanki yaklaşan yıkılışı hisseden Osmanlı Devleti, son dönemlerinde bütün ağırlığını insan yetiştirmeye vermiştir. Adeta “ürüne duran başağın ömrünün kısalması” gibi, devlet ömrünün son demlerinde çok kıymetli kadrolar yetiştirmiştir.
Cumhuriyeti kuran kadrolara baktığımızda bunu açıkça görebiliriz.
Birinci Meclis’te görev yapan milletvekillerinin önemli bir kısmı birkaç dil bilen, dünyayı tanıyan, siyasî ve fikrî derinliği olan insanlardı. Bugün Büyük Millet Meclisi zabıtlarını okuyan herkes, o dönemde yapılan konuşmaların seviyesini rahatlıkla fark edecektir.
Peki, böylesine yetişmiş insan kaynağına rağmen Osmanlı Devleti nasıl yıkılmıştır?
Belki de bu sorunun cevabı başka bir sorunun içinde saklıdır:
Eğer o kadrolar yetişmemiş olsaydı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulabilir miydi?
Kurtuluş Savaşı’nı veren iradenin arkasında işte bu birikim vardı.
O insanlar olmasaydı, milletimizin verdiği mücadele çok daha ağır şartlar altında gerçekleşebilirdi.
Bu sebeple hem Rabbimize şükretmeli hem de devlet kuran kadroları minnet ve şükranla anmalıyız.
Ancak tarihî hafızadan söz ederken bazı acı gerçeklerle de yüzleşmek gerektedir.
Mesela hem Osmanlı Meclisi’nde hem de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Trabzon Milletvekili olarak görev yapan Ali Şükrü Bey’in 27 Mart 1923 tarihinde öldürülmesi, tarihimizin hâlâ tartışılan hadiselerinden biridir.
Resmî tarih anlatımları olayı belirli bir çerçevede aktarırken, bazı araştırmacılar ve farklı kaynaklar meseleyi başka yönleriyle değerlendirmektedir.
Kadir Mısıroğlu’nun ve İsmail Hacıfettahoğlu’nun “Milli Mücadele Şehitleri” isimli eserlerinde de bu konuda farklı değerlendirmeler yer almaktadır.
Ali Şükrü Bey, birçok konuda dönemin yönetimiyle farklı düşünen bir siyasetçiydi. Hilafetin kaldırılmasına karşı çıkmış, Lozan görüşmelerinde İsmet Paşa’nın temsil yetkisi konusunda eleştirilerde bulunmuştu.
Aynı zamanda Ankara’da yayımlanan iki gazeteden birinin sahibiydi.
Ölümü etrafındaki tartışmalar ise bugün bile tamamen kapanmış değildir.
Benzer şekilde Dr. Rıza Nur’un “Hayatım ve Hatıratım” adlı eserinde de Topal Osman hadisesine dair dikkat çekici değerlendirmeler bulunmaktadır.
TBMM tarihinde yalnızca Ali Şükrü Bey olayı değil, başka faili meçhul hadiseler de yaşanmıştır.
Mesela 9 Şubat 1923 tarihinde Ardahan Milletvekili Halit Paşa’nın ölümü de uzun yıllar tartışılmıştır. Olayın ayrıntıları ve dönemin siyasî atmosferi bugün hâlâ araştırılmaya devam etmektedir.
Bu meseleleri dile getirirken geçmişe dönük bir “devr-i sabık” oluşturmak niyetinde değiliz.
Cumhuriyetimizin hangi zor şartlar altında kurulduğunu elbette biliyoruz. Ancak silinmeye çalışıldığına inandığımız tarihî hafızamızın yeniden araştırılması ve farklı yönleriyle ele alınmasının milletimize fayda sağlayacağına inanıyoruz.
Çünkü tarih yalnızca övünmek için değil, anlamak için de vardır.
Kurtuluş Savaşı yıllarında önemli hizmetlerde bulunan Çerkes Ethem hadisesinin, Sultan Vahdettin’in ülkeyi terk ediş sürecinin, harf inkılabının ve Lozan tartışmalarının çok yönlü biçimde araştırılmasının tarih bilincimize katkı sağlayacağı kanaatindeyiz.
Milletler, konuşulmayan meseleleri değil; konuşabildiği meseleleri aşabilirler.
Cumhuriyetimizin kuruluş şartlarını bilmek ne kadar önemliyse, o dönemde yaşanan tartışmaları, kırılmaları ve faili meçhul hadiseleri araştırmak da o kadar önemlidir.
Belki bir gün Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde oluşturulacak ilmî ve tarafsız bir komisyon, yakın tarihimizin karanlıkta kalmış bazı noktalarını daha sağlıklı şekilde değerlendirebilir.
Çünkü ortadan kaldırılan yahut susturulan insanların önemli bir kısmı, Osmanlı’nın son döneminde yetişmiş; Cumhuriyetin kuruluş sürecinde irade ortaya koymuş değerli insanlardı.
Onların hizmetlerinin yeniden değerlendirilmesi, tarihimize eksiklik değil; zenginlik katacaktır.
Bu vesileyle, şehit olduğuna inandığımız Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey’i ve diğerlerini rahmetle anıyorum.
Son olarak şunu ifade etmek isterim:
Bu tür yazılardan rahatsız olan, tarih konuşulmasını istemeyen yahut meseleleri peşin hükümlerle değerlendiren insanlar çıkacaktır. Fakat tarihî olaylar karşısında öfkeyle değil; bilgiyle, araştırmayla ve sağduyuyla hareket etmek gerektiğine inanıyorum.
Çünkü tarih, sloganlarla değil; hafızayla anlaşılır.
Hoşça kalın.
Nezih YILDIRIM