Boyabat Un Helvası ve Pişi

Boyabat Un Helvası ve Pişi

Bayramlar vardır; takvim yapraklarında yalnızca birkaç gün olarak görünür. Bir de bayramlar vardır ki insanın ömrüne siner… Kokusu yıllar geçse de burnundan gitmez, sesi kulaklarında kalır, bir köy sabahı gibi içinin en kuytusunda yaşamaya devam eder.

İşte Boyabat köylerinde yıllardır yaşanan Kurban Bayramı arifeleri de böyledir. Hele ki un helvası yapılan o sabahlar…

Bugün sosyal medyada, şehir sofralarında yeniden gündeme gelen Boyabat un helvası, aslında sadece bir tatlı değil; bir kültürün, bir aile terbiyesinin, bir köy hayatının sessiz hafızasıdır. Atalarımızın bize mirasıdır.

Eskiden bayramın heyecanı Boyabat’ın köylerinde arefe günü daha güneş doğmadan başlardı. Hava henüz ayaz kokarken, damlardan horoz sesleri duyulurken evlerin ışıkları tek tek yanardı.

O eski ahşap köy evlerinde gün, telaşla değil; bereketle açılırdı. Evin erkeği sessizce kalkar, yüzünü yıkar, abdestini alırdı. Üzerine temiz gömleğini giyip caminin yolunu tutardı. Sabah namazına giderken köyün taş yollarında başka erkeklerle karşılaşır, loş sabahın içinde hafif bir selamlaşma olurdu. O yürüyüş bile bayramın başladığını hissettirirdi insana.

Evde ise başka bir hazırlık başlardı.

Evin hanımı çoktan mutfağın başına geçmiş olurdu. Bakır leğende hamur yoğrulur, unun ve mayanın kokusu mutfağa yayılırdı. O hamur yalnızca ekmek için değil, sanki bayramın bereketi için yoğrulurdu.

Sonra ocakta saç kızdırılırdı. Sacın üzerine bırakılan ince hamurlar, zeytinyağının cızırtısıyla birlikte kabarmaya başlardı.

Boyabat’ın o meşhur yağlı pişi ekmekleri birbiri ardına pişerdi. Her biri özenle çevrilir, kızaran yüzü dikkatle kontrol edilirdi. Çünkü bayram sofrasına özensizlik yakıştırılmazdı.

Pişen ekmekler hiçbir zaman gelişigüzel bırakılmazdı. Temiz bir sofra bezinin içine tek tek yerleştirilirdi. Sıcacık ekmeklerin buharı bezin içinde kalır, kokusu bütün eve yayılırdı. O kokuyu insan yıllar sonra bile bir anda aldığında çocukluğuna döner. Çünkü bazı kokular insanın hafızasına mühür gibi işlenir.

Ekmek işi bittikten sonra mutfakta görev değişirdi âdetâ.

Camiden dönen erkek, bu kez ocağın başına geçerdi. Çünkü Boyabat köylerinde un helvasını karıştırmak çoğu zaman erkek işiydi. Bakırdan derin tavalar hazırlanır, içine yağ konur, ardından un ağır ağır dökülürdü. Tahta kaşık hiç durmadan dönmeye başlardı.

Helva aceleyi sevmezdi.

İlk başta açık renk olan un, yağın sıcaklığıyla birlikte yavaş yavaş kıvam alırdı. Sonra rengi dönmeye başlardı. Sarıya çalan tonlar kahverengiye yaklaşırken mutfağın içini tarifsiz bir kavrulmuş un kokusu sarardı. O koku yalnızca bir yemek kokusu değildi; bayramın kokusuydu.

Bir kenarda başka bir sacayağının üzerinde şerbet kaynardı. Tencerenin içinden çıkan buhar pencere camlarını buğularken, içeride herkes sessiz bir dikkatle helvanın başında dururdu. Çünkü şerbetin zamanı önemliydi. Erken dökülse olmazdı, geç kalsa tadı tutmazdı.

Sonra o an gelirdi…

Kaynar şerbet ağır ağır helvaya dökülürdü. Bir anda yükselen ses, çıkan buhar, tavadan yükselen o yoğun koku…

İşte bayramın gerçekten başladığı an belki de buydu. Tahta kaşık hızla çevrilir, helva toparlanmaya başlardı. Ne çok sert olacak kadar kuru, ne de çok yumuşak olacak kadar gevşek… Tam kararında, kıvamında olmalıydı.

Helva hazır olunca tepsiye alınırdı. Üzeri ağaç kaşığın tersiyle özenle bastırılır, düzeltilirdi. Kimi evlerde üzerine kaşığın ucuyla desen yapılırdı. Çünkü o helva yalnızca yenilecek bir yiyecek değil, misafirlere ve köy halkına sunulacak bir emekti.

Saatler sabah dokuzu gösterdiğinde artık köy hareketlenmiş olurdu. Kadınlar başörtülerini bağlar, erkekler temiz kıyafetlerini giyerdi. Sofra bezine sarılmış sıcak pişilerle helva tepsileri hazırlanır, sonra herkes köy konağının yolunu tutardı.

İşte o manzara bugün hâlâ birçok Boyabatlının hafızasında canlıdır.

Köy konağında bir araya gelen insanlar… Aynı helvadan yiyen çocuklar… Bayramlaşmadan önce paylaşılan sıcak ekmekler… Kimsenin kapısını kapatmadığı, kimsenin sofrayı yalnız kurmadığı zamanlar…

Şimdi şehir hayatında insanlar birbirine yabancılaşırken, market raflarında hazır tatlılar çoğalırken Boyabat’ın o meşhur un helvası neden yeniden gündeme geliyor sanıyorsunuz?

Çünkü insan ruhu samimiyeti özlüyor.
Çünkü herkes biraz çocukluğunu arıyor.
Çünkü o helvanın içinde sadece un ve şeker yok. İçinde sabah ezanı var, köy yolları var, odun ateşi var, anne eli var, baba emeği var… En çok da birlikte yaşamanın sıcaklığı var.

Bugün Boyabat’ın birçok köyünde hâlâ o gelenek sürüyor.

Belki eskisi kadar kalabalık değil sofralar.
Belki nice büyükler artık aramızda değil.
Ama bir sacın üzerinde hâlâ yağlı pişi kızarıyorsa, bir bakır tavada hâlâ helva kavruluyorsa bilin ki geçmiş bütünüyle kaybolmamıştır.

Çünkü bazı gelenekler kitaplarda değil, mutfaklarda yaşar.
Boyabat’ın un helvası, tam da böyle yaşayan bir hatıradır.