Böğürtlen Mevsimi

Böğürtlen Mevsimi

Hafta sonu bir düğün vesilesiyle şehir dışındaydım.

Doğrusu, kır düğünü fikri ilk duyduğumda içimde büyük bir heyecan uyandırmamıştı.

Şehrin alışılmış düzeninden çıkıp kırsal bir alana gitmek, hele bunu bir düğün münasebetiyle yapmak, bana biraz da “istemeyerek katlanılan bir yolculuk” gibi gelmişti.

İnsan bazen gitmek istemediği yerlere gider ve iyi ki gitmişim der.

Bu da öyle bir yolculuk oldu.

Şehrin beton duvarlarından, korna seslerinden, acele eden insanlarından uzaklaşıp kırsalın içine doğru ilerledikçe başka bir dünyanın kapısı aralandı sanki.

Yol uzadıkça gözlerim de açıldı.

Şehirde fark etmediğimiz, hatta yanından geçerken görmediğimiz ne çok güzellik varmış meğer.

Çiftlikler gördüm yol boyunca.

Geniş araziler, yemyeşil tarlalar, ahırlar, ağaçların arasına saklanmış evler...

Ve atlar...

Birbirinden güzel, heybetli, zarif atlar.

Bizi görünce merakla başlarını kaldıran, kulaklarını dikerek yaklaşan, bakışlarıyla âdetâ “Siz kimsiniz?” diye soran atlar...

Yanımızdaki gençler onları görünce hemen cep telefonlarına sarıldılar. Kimi fotoğraf çekti, kimi video kaydetti.

Bazıları da canlı yayın açtı.

Birkaç dakika önce sadece yolun kenarında duran sıradan bir çiftlik, telefon ekranlarında bir anda küçük bir gösteriye dönüştü.

Belki de zaman değişti.

Eskiden çocuklar gördükleri güzellikleri hafızalarına kaydederdi. Şimdi telefonlarına...

Eskiden bir manzarayı seyretmek için dururduk; şimdi fotoğrafını çekmek için.

Ama yine de insanın gözünün gördüğü ile telefonun kamerasının gördüğü aynı şey değil.

Telefon görüntüyü saklar.

İnsan ise duyguyu.

Yol boyunca sağımda solumda böğürtlenler dikkatimi çekmeye başladı.

Önce birkaç tane gördüm.

Sonra daha çok.

Sonra neredeyse yolun tamamına yayıldıklarını fark ettim.

Dalların üzerinde kırmızıdan mora, mordan neredeyse siyaha dönen meyveler...

Kimi henüz kızarmış, kimi tam olgunlaşmış, kimi ise güneşte kararmaya yüz tutmuştu.

Aralarında yeşil renkli, daha zamanı gelmemiş böğürtlenler de vardı.

Öyle çoktular ki...

Kimse onları fark etmemişler gibiydi.

Bütün o meyveler günlerdir, belki haftalardır, yol kenarında birilerinin gelip kendilerini toplamasını bekliyordu.

Ama kimse gelmemişti.

Bir zamanlar böğürtlen görünce insanın aklına “Toplamalıyım.” gelirdi.

Şimdi ise çoğumuzun aklına “Fotoğrafını çekmeliyim.” geliyor.

Bu ayrıntı, yol boyunca zihnimde dolaşıp durdu.

Böğürtlenleri görünce aklıma Boyabat geldi.

Çocukluğum... Çocukluğumun o kendine özgü kokusu.

Boyabat'ta bu mevsimin başka bir anlamı vardı.

Böğürtlen mevsimi geldi mi, yol kenarları, tarla sınırları, çalılıkların arası bizim için adeta gizli birer hazineye dönüşürdü.

Böğürtlenin nerede yetiştiğini bilirdik.

Hangi dalın daha fazla meyve verdiğini de...

Hangi böğürtlenin tatlı, hangisinin biraz ekşi olduğunu da.

Çocuk aklı işte...

Bir meyvenin olgunluğunu anlamak için ansiklopediye ihtiyaç duymazdık. Rengine bakardık, dokunurduk, bazen de hiç düşünmeden ağzımıza atardık.

Dalından koparılan böğürtlenin tadı başkaydı.

Bugün market raflarında özenle paketlenmiş, temizlenmiş, seçilmiş meyvelere bakıyorum da... Hiçbiri çocukluğun o böğürtlenlerinin yerini tutmuyor. Çünkü o zaman yediğimiz yalnızca böğürtlen değildi.

Bir mevsimi yiyorduk.

Bir yazı...

Bir öğleden sonrayı...

Bir çocukluğu...

Bir avuç böğürtlenin içinde koskoca bir hayat saklıydı.

Böğürtlen toplamak da başlı başına bir maceraydı.

Dikenlerine dikkat etmek gerekirdi.

Bir dalı tutarken elinizi çizmesin diye dikkatle davranırdınız. Ama çocukluk bu... Dikenin acısı, meyvenin tadına değmezdi.

Küçük sepetlerimiz olurdu.

Önce birkaç tane koyardık.

Sonra birkaç tane daha...

“Şu dalda da var!”

“Bak, burada daha çok!”

Derken sepet dolmaya başlardı.

Ama nedense en güzel böğürtlenler hep biraz daha yukarıda olurdu.

Elimizi uzatırdık.

Bazen yetişemezdik.

Bazen dalı kendimize doğru çekerken dikenine takılırdık.

Elimiz çizilir, parmağımız kanardı.

Ama sepeti bırakmazdık.

Çünkü eve boş dönmek olmazdı.

Sonra o böğürtlenler eve götürülürdü.

İşte asıl hikâye bundan sonra başlardı.

Annem onları özenle ayıklardı.

Bir tarafta ezilmiş olanlar, diğer tarafta sağlam olanlar...

Böğürtlenin kendine özgü kokusu mutfağa yayılırdı.

Sonra reçel...

Annemin ellerinde böğürtlen, sadece bir meyve olmaktan çıkar; kışa saklanan bir yaz hatırasına dönüşürdü.

Kavanozlar doldurulurdu.

Kapakları sıkıca kapatılırdı.

O kavanozlara baktığımda aslında yalnızca reçel görmezdim.

Yazın saklandığını düşünürdüm.

Güneşin, tarlaların, çocukluğun, dikenlerin arasında geçirilen saatlerin, eve dönüş yolunun, annemin mutfaktaki telaşının...

Hepsi bir kavanozun içine konmuş gibiydi.

Kış geldiğinde o kavanozlardan biri açılırdı.

İşte o zaman yaz yeniden başlardı.

Bir dilim ekmeğin üzerine sürülen böğürtlen reçeli, insanı aylar öncesine götürürdü.

Bugün geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki annem aslında reçel yapmıyormuş.

Hatıra yapıyormuş.

İnsan büyüdükçe bazı şeylerin değerini daha iyi anlıyor.

Çocukken sıradan sandığımız ayrıntılar, yıllar sonra hayatımızın en kıymetli hatıralarına dönüşüyor.

Bir tarla yolu...

Bir tahta çit...

Bir çiftlik...

Bir atın bakışı...

Bir sepet böğürtlen...

Annemin reçel kavanozları...

Boyabat'ın o kendine has havası...

Bunların hiçbirinin fotoğrafını çekmemiş olabiliriz.

Ama hepsi hafızamızda.

Belki de bu yüzden hâlâ çok canlılar.

Yolculuk sırasında yeniden böğürtlenlere baktım.

Kırmızı olanlara...

Mor olanlara...

Henüz yeşil olanlara...

Birbirinden farklı renkte, aynı dalın üzerinde yan yana duran meyvelere...

Her biri başka bir zamanı anlatıyordu sanki.

Yeşil olanlar “Daha vaktim var.” diyordu.

Kırmızı olanlar “Yaklaşıyorum.”

Mor olanlar ise “Artık hazırım.”

Ne güzel bir ders veriyordu doğa.

Hiçbir meyve olgunlaşmak için acele etmiyor.

Hiçbiri ötekine bakıp “Neden ben hâlâ yeşilim?” diye üzülmüyor.

Yeşil, kendi zamanında yeşil.

Kırmızı, kendi zamanında kırmızı.

Mor, kendi zamanında mor.

Hepsi biliyor.

Her rengin bir vakti var.

İnsan da galiba böyle.

Hayatın bazı dönemlerinde yeşiliz.

Henüz olmamışızdır.

Bazı dönemlerde kızarıyoruz; değişiyoruz, dönüşüyoruz.

Sonra bir gün olgunlaşıyoruz.

Ama olgunlaşmak, hayatın sona ermesi demek değil.

Belki de asıl mesele, kendi mevsimini tanımak.

Yol kenarındaki böğürtlenlerin toplanmamış olması da düşündürdü beni.

Bir zamanlar çocukların peşinden koştuğu, ellerini dikenlere aldırmadan topladığı meyveler şimdi dalında kalıyordu.

Belki çocuklar değişti.

Belki hayat değişti.

Belki de biz, doğadan biraz uzaklaştık.

Eskiden mevsimleri meyvelerden anlardık.

Kiraz çıktığında yaz gelirdi.

Erik olduğunda bahçelerde başka bir telaş başlardı.

İncir olgunlaşınca sıcakların iyice bastırdığını anlardık.

Böğürtlenler çıkınca yazın sonlarına yaklaştığımızı bilirdik.

Şimdi ise mevsimleri takvimlerden öğreniyoruz.

Telefonun ekranına bakıyoruz.

Hava durumu uygulamasından sıcaklığı öğreniyoruz.

Oysa eskiden gökyüzüne bakardık.

Toprağın kokusunu duyardık.

Ağaçların halinden anlardık.

Doğa bizim takvimimizdi.

Belki de modern hayatın bize unutturduğu en önemli şeylerden biri buydu. Beklemek...

Böğürtlenin olgunlaşmasını beklemek...

Reçelin kıvamını bulmasını beklemek...

Kışın geçmesini beklemek...

Baharın gelmesini beklemek...

Çocuğun büyümesini beklemek...

Bir mektubun gelmesini beklemek...

Bugün her şey hemen olsun istiyoruz.

Bir tuşa basıyoruz, görüntü karşımızda.

Bir düğmeye dokunuyoruz, yemek kapımızda.

Bir mesaj gönderiyoruz, karşılığı saniyeler içinde geliyor.

Ama doğa böyle çalışmıyor.

Böğürtlen hâlâ kendi zamanını bekliyor.

Yeşilken morarmaya zorlanmıyor.

Dikenli dal, “Beni hızlandırın.” demiyor.

Güneş, “Biraz daha erken doğayım.” demiyor.

Mevsimler birbirinin önüne geçmiyor.

Her şey kendi vaktini bekliyor.

Belki insanın huzuru da biraz burada saklı.

O gün düğüne gittim.

Ama düğünden aklımda kalan yalnızca insanlar, müzik, kalabalık ya da tören değildi.

Yol kenarında gördüğüm böğürtlenlerdi.

Çünkü bazı yolculuklar gidilen yere değil, insanın kendi geçmişine çıkar.

Ben o gün kırsal bir yoldan geçerken yıllar öncesine, Boyabat'a gittim.

Bir anda çocukluğumun sokaklarında dolaştım.

Elimde küçük bir sepet vardı.

Dikenlerin arasından böğürtlen topluyordum.

Ellerim çiziliyordu. Ama umurumda değildi. Çünkü eve götüreceğim böğürtlenler vardı.

Biliyordum ki annem onları reçel yapacaktı.

O reçelin kavanozları kış boyunca soframızda duracaktı.

Yani yaz, kışa yenilmeyecekti.

Şimdi düşünüyorum da...

Hayat belki de böğürtlen mevsimleriyle dolu.

Bazı mevsimler gelir ve fark etmeden geçer. Bazılarıysa bir yol kenarında karşımıza çıkar ve bizi yıllar öncesine götürür. Kimi zaman bir koku... Kimi zaman bir şarkı... Kimi zaman eski bir ev... Kimi zaman da yol kenarında unutulmuş bir böğürtlen dalı...

İnsan, geçmişini büyük olaylarda değil, çoğu zaman böyle küçük ayrıntılarda buluyor.

Bir avuç böğürtlenin tadında... Annenin yaptığı reçelde... Çocuklukta çizilen bir parmakta... Küçük bir sepette... Yıllar sonra, hiç beklemediğiniz bir anda, yol kenarında gördüğünüz mor bir meyvede...

Evet... Böğürtlen mevsimi geldi.

Belki bu yıl da birileri o dalların yanından geçecek. Kimileri fark etmeyecek. Kimileri telefonuna sarılıp fotoğrafını çekecek. Kimileri birkaç saniye bakıp yoluna devam edecek.

Ama ben artık o böğürtlenlere baktığımda yalnızca bir meyve görmeyeceğim. Boyabat'ı göreceğim.

Çocukluğumu... Annemin mutfağını... Reçel kavanozlarını... Dikenlerin arasında geçen uzun yaz günlerini... Hayatın henüz bu kadar hızlı olmadığı zamanları...

Belki de insanın gerçek zenginliği budur. Geçmişte biriktirdikleri.

Kimsenin göremediği, kimsenin elinden alamadığı, yıllar geçse de tadı kaybolmayan hatıraları...

Bir gün yolunuz kırsal bir yerden geçerse, yol kenarındaki böğürtlenlere biraz daha dikkatli bakın.

Eğer kırmızıya, mora dönmüş birkaç meyve görürseniz durun.

Hemen fotoğrafını çekmeyin.

Bir süre seyredin.

Belki siz de kendi çocukluğunuzu görürsünüz.

Belki annenizin mutfağına dönersiniz.

Belki bir yaz akşamının sesini yeniden duyarsınız.

Çünkü bazı meyveler yalnızca dalında yetişmez.

Bazıları insanın hafızasında da yetişir.

Bazı tatlar, yıllar geçse bile hiç eskimez.

Böğürtlen mevsimi de işte onlardan biridir.