BİR DOSTUN ANLATTIKLARI…

BİR DOSTUN ANLATTIKLARI…
İyiliğin Hatırlanmadığı Yerde Vefa Olur mu?
Yarım asrı geçen bir süredir yazar sıfatı taşıyorum. Yazarlığın ve gazeteciliğin bana öğrettiği en önemli şeylerden biri, çevremizde olup bitenleri yalnızca görmek değil, görüp anlamaya çalışmak ve gerektiğinde kayda geçirmektir.
Nitekim Tercüman-ı Ahval gazetesinin ilk sayısında gazeteci için güzel bir tarif yapılır: “Gazete halkın gören gözü, işiten kulağıdır.”
Biz de yıllar boyunca bu anlayışla
olup bitenleri gözlemlemeye, yaşanmışlıklardan kendimize dersler çıkarmaya çalıştık.
Bazen çevremizde gelişen bir olay, bazen bir kitap, bazen de bir insanın yaşadıkları ve anlattıkları uzun uzun düşündürür insanı.
Geçtiğimiz yıllarda bir dostumu dinlerken de böyle oldu.
“Kalabalıklar içinde yalnızım.” diye başladı söze.Sonra geçmişe doğru uzun bir yolculuğa çıktı.
“Ben Onlar İçin Kendimi Feda Ettim…”
Anlattıkları, aslında yalnızca onun hayat hikâyesi değildi. İçinde pek çok insanın kendisinden bir şeyler bulabileceği bir hayat muhasebesiydi.
“Ömür boyu çevreme, özellikle de akrabalarıma faydalı olmaya çalıştım. Yakınlarım için kendimi feda ettim. Gerektiğinde ölümün üzerine gittim. Çevremde bulunan insanlara elimden geldiğince yardımcı oldum. Kimilerini işe, kimilerini ekmeğe ve gelire kavuşturdum.
Ama bugün onların çoğu lort oldu. Bana karşı selamı sabahı kestiler. Vefayı geçtim; bazılarından saygısızlık, hatta ayağıma dolaşma gayreti gördüm.
Bunlar insan olarak zoruma gidiyor. Yakınlarımla aramızdaki soğukluktan dolayı çevreme karşı mahcup oluyorum.”
dedi.
Sözleri ilerledikçe, yalnızca kırgınlığını değil, hayatının zor dönemlerini de anlatmaya başladı.
Öyle zamanlar yaşamıştı ki evine yakıt alamadığı günler olmuş. Buna rağmen derdini kimseye anlatmamış! Kendi sıkıntılarıyla boğuşurken bir de “annene bakmıyorsun” şeklindeki psikolojik baskılara maruz kalmış.
Annesi hastanede yatarken kardeşlerinden birinin telefon edip, “Annenizi hastaneden çıkarın.” dediğini anlattı.
Oysa annesi, oğlunun içinde bulunduğu şartları biliyordu. Onun için yanında kalmak istemiyormuş.
Bu dost, yaşadıkları karşısında kimsenin kendi derdine ortak olmadığını söylüyordu.
Altı Sayfalık Bir Hayat…
Annesinin vefatından sonra bütün bu yaşadıklarını kâğıda dökmüş.
“Annemin Ölümü ve Düşündürdükleri” başlıklı altı sayfalık bir yazı kaleme almıştı.
Yazısını tamamladığında yanına gelen bir arkadaşına “şu yazıyı dikkatlice oku” diyerek uzatmış, arkadaşı da yazıyı dikkatlice okutmuş.
Üstelik, altı sayfalık yazıyı neredeyse nefes almadan okumuş.
Ve başını kaldırıp:
“Ya kardeşim, sen bizim evi yazmışsın!”demiş.
İşte bazen altı sayfalık bir yazı, bir insanın hayatından çok daha fazlasını anlatabiliyor demekki.
Çünkü bazı problemler kişiye özeldir ama yaşananların benzerleri başkalarının hayatlarında da vardır.
İnsan, Kendi Kusurunu Görebiliyor mu?
Dostum konuşurken bir düşünürün şu sözü aklıma geldi:
“Herkes insanlığın kötüye gittiğini kabul eder de, kimse kendisinin kötüye gittiğini kabul etmez.”
Gerçekten de insanın en zor yaptığı şeylerden biri, kendisine dışarıdan bakabilmesidir.
Başkasının hatasını görmek kolaydır.Başkasının nankörlüğünü, vefasızlığını, kusurunu anlatmak da…
Ama insanın bir gün kendi davranışlarını karşısına koyup:
“Acaba ben nerede yanlış yaptım?”diye sorması çok daha zordur.
Bu dost, yaşadığı başka bir olayı da anlattı.
Geçmişte kardeşleriyle komşuları arasında bir dava olmuş. Mahkeme günü kendisi taşrada bulunuyormuş. Buna rağmen büyük bir sıkıntıyı göze alarak Ankara’ya gelmiş ve kardeşlerinin yanında bulunmuş.
Hatta o günlerin maddî imkânsızlıkları sebebiyle eşinin nişan yüzüğünü bozdurarak yol parasını temin etmiş.
Bugün ise kardeşlerinin tavırları nedeniyle eşine karşı, mahcup olduğunu ifade etti.
Belli ki yılların biriktirdiği kırgınlık artık ağır bir yük hâline gelmişti.
İyilik Bir Alacak Senedi Olmamalı!
Dostun anlattıklarını sabırla dinledim.
Bir gazeteci olarak dinledim, bir yazar olarak düşündüm, bir insan olarak da kendime pay çıkarmaya çalıştım.
Çünkü burada kolay bir hüküm vermek mümkün değildi.
Bir insan yıllarca fedakârlık yapmış, çevresine yardımcı olmuş, elinden geleni esirgememiş olabilir.
Fakat yapılan iyiliklerin karşılığını mutlaka aynı ölçüde görmek de hayatın değişmez bir kuralı değildir.
İyilik yapmak başka, yapılan iyiliğin karşılığını beklemek başkadır.
İnsan iyilik yaptığında gönlü zenginleşir. Fakat iyiliklerini yıllar sonra insanların boynuna asılmış bir borç senedine dönüştürürse, bu defa kendi iyiliğinin altında ezilmeye başlayabilir.
Ama vefa beklemek de insani bir duygudur.Hele konu kardeşlikse…Hele anne ve baba gibi büyüklerin hatırı varsa…
İnsanın bazen haklılığından önce gönül köprülerini düşünmesi gerekir.Kardeşlik, Haklı Olmaktan Daha Büyük Olabilir
Dostta bunları anlatırken Tolstoy’un İnsan Neyle Yaşar? adlı eserindeki şu düşünceyi hatırlattım:
“İki insan arasındaki kötülük sadece birinden mi çıkar? Kötülük iki taraflıdır.”
İnsan çoğu zaman karşısındakinin yaptığı yanlışı görür; kendi payına düşen yanlışı görmekte zorlanır.
Belki de aile içindeki kırgınlıkların en büyük sebebi de budur.
Herkes kendi çektiğini bilir.
Kendi fedakârlığını hatırlar.
Kendi haklılığını anlatır.
Fakat karşısındakinin de bir yarası olabileceğini çoğu zaman düşünmez.
Bu yüzden bazen “Kim haklı?” sorusundan önce,
“Bu kırgınlığı nasıl bitirebiliriz?”sorusunu sormak gerekir.
Çünkü kardeşlik, çoğu zaman haklı çıkmaktan daha değerlidir.
Son Söz Yerine…
Dostun anlattıklarını dinlerken şunu bir kez daha düşündüm:
Hayat, insanın önüne yalnızca imtihanları değil, aynı zamanda insanları çıkarıyor.
Kimi insan bize iyiliği öğretiyor.
Kimi de vefayı…
Kimi sabrı…Kimi de affetmeyi.
Bazen de en yakınlarımız, bize insanın kendi nefsine bakmasının ne kadar zor olduğunu öğretiyor.
İnsanlardan vefa görmek elbette güzeldir. Fakat vefa görmediğimiz zaman bütün iyiliklerimizi de silerek gönlümüzü kinle doldurmak da bize yakışmaz.
Hele anne-baba hatırı ve kardeşlik söz konusuysa…
Belki bir adım geri atmak yenilmek değil, gönlü kazanmak olur.
Yıllar önce yaşanmış bir dost sohbetini, kimseyi incitmeden ve kimseyi işaret etmeden, biraz da şifreleyerek kaleme almamın sebebi budur.
Belki dostum kendi hikâyesini anlattı.
Ama kim bilir…
Belki de hepimiz, zaman zaman kendi hikâyemizi dinledik isteriz bu satırlarda.
Selam ve dua ile…
Nezih Yıldırım